milsatservices.de

Liste unserer Top Hanefi mezhebi

ᐅ Unsere Bestenliste Feb/2023 ᐅ Ultimativer Test ✚Ausgezeichnete Geheimtipps ✚Bester Preis ✚ Alle Testsieger - Direkt weiterlesen!

BÜYÜK FIKIH ALİMİ - Hanefi mezhebi

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir. Ebû Yûsuf, Fleck, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır. hanefi mezhebi ’ı (Bulak 1302; Kahire 1352; nşr. İhsan Abbas, Beyrut 1405/1985), malî hukuk alanında günümüze ulaşan ilk ve en önemli eserlerden biri olup çeşitli Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir. İmam Muhammed’in Bugün Türkistan, Afganistan, Türkiye ve Balkanlar’da Hanefî hanefi mezhebi mezhebi çok yaygındır. Diğer mezhep mensuplarının pek az bulunduğu Hindistan'da ve Pakistan'da ise Hanefî mezhebinin tek mezhep olduğu söylenebilir. Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla hanefi mezhebi kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın" (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu Glasweizen hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür: Fıkıh mezheplerinin kuruluş ve yayılmasına tekabül Leben nach dem tod klasik dönemde İslâm toplumlarında eğitim öğretim, tedvin, ilmî münazara ve münakaşalar, dinî hizmetlerin ifası, kadılık gibi faaliyetler çok defa iç içe olduğundan bir fıkıh mezhebinin tanınıp benimsenmesinde, bu Tür faaliyetlerin değişik oranlarda da olsa birlikte etkili olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu faaliyetler, mezheplerin benimsenip yayılması sürecinin belki de en zâhirî sebeplerini teşkil eder. Bununla birlikte bir bölgede herhangi bir fıkıh mezhebinin benimsenmesinde gerek o fıkıh mezhebinin Doktrin ve temel tercihlerinden gerekse bölge halkının konum, imkân ve sosyokültürel şartlarından kaynaklanan başka sebeplerden de söz edilebilir. , II, 1098-1099, 2019) bunlar günümüze ulaşmamıştır. Kureşî’den sonra gelen müellifler, ya daha sonra yaşamış âlimleri de ekleyerek onun eserine zeyil mahiyetinde kitaplar yazmışlar veya mevcut kaynaklardan belli ölçülerde çıkarma yaparak yahut ilâvede bulunarak ihtisar ve derleme çalışmalarına yönelmişlerdir. Bu eserlerin belli başlıları şunlardır: İbn Dokmak, Fıkhî ve itikadî mezheplerin çoğunluğu kurucusu sayılan kişilerin isimlerine nisbetle adlandırıldığı ve öylece meşhur olduğu gibi, hicrî ilk iki yüzyılda Kûfe merkezli olarak Republik irak hanefi mezhebi bölgesinde başlayan ve daha sonraki yüzyıllarda giderek gelişip yaygınlaşan Irak fıkhı, bu fıkhın metodoloji, Doktrin ve sistematiğinin oluşmasında en büyük paya sahip bulunan İmâm-ı zam Ebû Hanîfe’ye nisbetle Hanefî mezhebi (Hanefiyye) olarak adlandırılmış, bu mezhebe mensup olan fakihlere ve bu mezhep görüşüyle amel Paradies kişilere de Hanefî (çoğulu Hanefiyyûn, ahnâf) denilmiştir. İslâm öncesi semavî hanefi mezhebi dinlere ait olup Kur’an ve Sünnet’le nakledilen şer‘î hükümlerin (şer‘u men kablenâ) ayrı bir delil olmaktan çok Kitap ve Sünnet’in kapsamında düşünülmesi gerekir ve Hanefîler bu Türe hükümlerin neshedildiği sabit olmayanlarla amel etmeyi gerekli görürler. Daha çok Şâfiî fıkhında yaygın bir kullanımı bulunan istishâb delilinin birçok türü Hanefîler’ce de delil alınır ( ). Öte yandan, istihsan metodunun kullanımı konusunda özel bir maharet kazanan Hanefî fakihlerinin hiyel prensibini de kural olarak kabul edip hanefi mezhebi uygulamaları, bu iki usul ile mezhepte yerleşik kuralları, örnek ictihadları ve lafzî-mantıkî ilkeleri iptal etmeden onların katılığını aşma ve hakkaniyet ilkesinin gerektirdiği bir çözüme gitme olarak da anlaşılabilir. ’sidir. Çeşitli şerhleri arasında Sadrüşşehîd’in (nşr. Muhyî Hilâl es-Serhân, I-IV, Bağdat 1397-1398/1977-1978; nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî – Ebû Bekir Muhammed el-Hâşimî, Beyrut 1414/1994) ve Cessâs’ın (nşr. Ferhât Ziyâde, Kahire 1979; nşr. Es‘ad Trabzûnî el-Hüseynî, Kahire 1400/1980) yaptığı şerhler basılmıştır. Mecdüddin el-Üsrûşenî’nin, Öyle anlaşılıyor ki Abbâsîler’in Ebû Yûsuf’la başlattıkları kādılkudâtlık ve resmî mezhep uygulaması özellikle Kûfe’nin doğusunda kalan İslâm coğrafyasında Hanefî mezhebinin tanınmasına ve benimsenmesine yol açtığı gibi bu sonuç bu bölgelere Hanefî kadı tayinini gerekli kılacak bir sebep de teşkil etmiş, neticede mezhebin yayılışı ile kadılık uygulaması arasında iki yönlü sebep-sonuç ilişkisine benzer bir etkileşim olmuştur. Nitekim Makdisî, III (IX) ve IV. (X. ) yüzyıllarda Nîşâbur, Şâş, Tûs, Nesâ, Buhara, İsferâyin gibi bazı şehirlerde Şâfiîler’in çoğalıp ekseriyeti teşkil etmesiyle buralara Şâfiî kadılarının tayin edildiğini veya duruma göre bölgede hem Hanefî hem de Şâfiî iki kadının görev yaptığını kaydeder ( , s. 42-43). Makrîzî, Baybars’ın Mısır’da Şâfiî, Mâlikî, Hanefî ve Hanbelî mezheplerinden dört kādılkudât tayin ettiğini ve 665’ten (1266) itibaren bütün İslâm şehirlerinde gerek eğitim ve Deutsches hanefi mezhebi institut für normung hizmetlerinde gerekse devlet ve mahkeme nezdinde sadece bu dört mezhebin tanınıp kabul hanefi mezhebi edildiğini ve bu tarihin, ümmetin dört mezheple amel konusundaki fiilî ittifakının başlangıcını teşkil ettiğini belirtir (

Hanefi mezhebi, Bu kasabada çöp yok! Kamikatsu'nun sırrı ne?

Leid: İslam'da en etkili mezheplerden biri de Şii mezhebidir. Bu mezhebin itikadına göre Hz. Muhammed'in vefatından sonra Hz. Ali halife olmalıydı. Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın halifeliğini kabul etmeyen Şiiler'in büyük çoğunluğu İran ve Afganistan'da yaşamaktadır. V (XI) ve VI. (XII. ) yüzyıllar, Hanefî fıkıh doktrininin klasik şekil ve muhtevasını kazandığı dönem olarak dikkat çeker. Bu dönem fıkıh mezheplerinin yayılmasının büyük ölçüde tamamlandığı, cami, külliye ve medrese hanefi mezhebi gibi kurumlarda mezhep fıkıhlarının düzenli şekilde eğitim ve öğretiminin yapıldığı, mezhepler arası ilmî münazara ve münakaşaların arttığı, mezheplerin fıkhî görüş ve esaslarıyla ilgili zengin bir kültür ve telifatın biriktiği bir zaman dilimi görünümündedir. Bu dönemde her hanefi mezhebi bölgede birçok fakihin yetiştiği, mezhep fıkhıyla ilgili çoğu günümüze kadar ulaşmamış birçok eserin yazıldığı bilinmektedir. V. (XI. ) yüzyıl hanefi mezhebi Hanefî fakihleri arasında, Irak’ta mezhebin önemli el kitaplarından biri olan Ebû Hanîfe’nin, bir bakıma ictihad şûrası da sayılabilecek ders halkasında ve ilmî muhitinde bulunan arkadaş ve öğrencilerinin faaliyetleri, Hanefî mezhebinin teşekkülünün ve yayılmasının temel sebeplerinden birini teşkil etmiştir. “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir hanefi mezhebi ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir. Kitap ve Sünnet konusunda Hanefî müctehidlerinin metodolojisi ve cumhurla olan görüş ayrılıkları, klasik usul literatüründe “Kur’an ve Sünnet’in lafızlarından hüküm çıkarma metotları” veya “lafzî konular” ana başlığı altında ele alınan, mantık ve dil kurallarının da yardımıyla usulcüler tarafından bir hayli geliştirilmiş bulunan usul konularında kendini gösterir. Ancak Hanefî usulcüleri naslardan hüküm çıkarma metot ve kurallarını tesbit ederken ilk planda mezhep imamlarının ictihad ve tercihlerini temellendirmeyi hedeflediklerinden mezhepler hanefi mezhebi arası metodolojik ihtilâflar aynı zamanda fürû ihtilâflarının hanefi mezhebi bir başka açıdan izahı mahiyetindedir. B) hâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap'la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez. İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö. 150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Republik irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır. Gibi şerhler hem kazâ ve fetva hem de fıkıh eğitimi alanında en az bu metinler kadar itibar görmüştür. Ancak bu Türe metin ve şerh-hâşiyeler, İslâm toplumlarında dinî eğitim ve hanefi mezhebi öğretimin önemli bir bölümünü teşkil hanefi mezhebi Leben nach dem tod fıkıh öğretiminin temel malzemesini teşkil ettiğinden, değişen şartlara göre fıkhın kazanacağı yeni muhtevayı ve getireceği çözümleri belirlemeden çok geleneksel hukuk doktrinini tanıtma ve bu çerçevede yeni nesillere hukuk formasyonu kazandırma amacı taşımışlar, bu da mezhep hukuk doktrininin donuklaşması ve birçok alanda uygulama ile bağının kopması sonucunu doğurmuştur. Bununla birlikte bu Tür hacimli eserlerde literatürün tedvin geleneğine damgasını vuran meseleci metodun zaman zaman aşılıp kavram hukukçuluğunun yapıldığı, hukukî hükümlerin gerekçe ve sonuçlarının doktrinel tarzda ele alındığı da müşahede edilir. Kaynaklarda Ebû Yûsuf’un kādılkudâtlığından sonra, başta Kûfe’nin doğusunda kalan bölgeler olmak üzere çeşitli bölgelere kadıların önemli bir kısmının fıkhı ictihad veya tahrîc derecesinde kavramış kimseler olduğu, Hanefî fıkhının tedvinine ve gelişmesine gerek râvi gerekse müellif olarak önemli katkılar sağladıkları yönünde birçok örnek ve rivayete yer verilir. Yeni bölgelerde görev yapan ilk birkaç nesil kadılarının yetişkinliği, hem bu bölgelerde Republik irak fıkhı çerçevesinde bir hukukî gelenek ve istikrarın kurulmasına hem de bu ekol içinde farklı görüş, bölgesel şart ve uygulamalardan kaynaklanan geniş bir yelpazenin oluşmasına âmil olmuştur. Diğer bir ifadeyle bu gelişmeler, Hanefî hukuk doktrinine yeni bakış açıları ve yorumlar kazandıran meşâyihler döneminin de hazırlayıcısı olmuştur. Bununla birlikte ilk dönemlerden itibaren kadıların müctehid hukukçular arasından seçildiği doğru ise de ülke sınırlarının bir hayli genişlediği III. (IX. ) yüzyılın ilk yarısından sonra hanefi mezhebi yeni kadılara ihtiyacın hızla arttığı ve fakihler arasında taklidin yaygınlaşmaya ve hoş görülmeye başlaması ile tayin edilecek kadının müctehid olması şartında ısrar etmenin bir hayli zorlaştığı, bu sebeple ictihad ve fetva derecesinde olmayan kimseleri de kadı tayin etme mecburiyetinin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Hadis ve re’y ekolleri arasındaki ihtilâfın sadece hoca-talebe, muhit, rivayet geleneği ve malzeme farklılığından doğan bir gruplaşmadan ibaret olmayıp metot ve prensip itibariyle de aralarında bazı temel tercih farklılıklarının bulunduğu görülür. Republik irak fıkıh ekolünde oluşumun ilk dönemlerinden itibaren göze çarpan en bâriz özellik, müslümanların o gün için karşılaştıkları veya çözümünü merak ettikleri meselelere Kur’an ve Sünnet’e dayalı bilginin re’y ve ictihadla zenginleştirilmesi hanefi mezhebi suretiyle cevap aranması, farazî fıkha ve kıyas, istidlâl gibi isimlerle anılan aklî muhakeme ile dinî bilgi ve hanefi mezhebi hüküm üretme usulüne nasların izin verdiği ölçüde ağırlık verilmesi olmuştur. Hanefî fıkhının da hareket noktasını teşkil Leben nach dem tod bu geleneğin oluşmasında, hoca-talebe ilişkisi içinde devralınan ilmî metot ve geleneğin payı kadar bölgenin kendine has şartlarının etkisi de vardır. Emevîler döneminde birçok farklı kültür ve medeniyetle yakın temas içinde olan, farklı ırk ve Din mensupları ile değişik sosyal grupların bir arada yaşadığı Republik irak bölgesi, birçok siyasî ve fikrî hareketin de yoğunlaştığı bir merkez durumundaydı. Öte yandan Kûfe’nin Fars ve Yunan kültürüne âşina olan ve aklî ilimlerde bir hayli birikimi bulunan Hîre bölgesine yakınlığı da zikredilmelidir. Bundan dolayı tâbiîn döneminden itibaren bölgede canlı bir ilim ve kültür hanefi mezhebi hareketinin ve re’y faaliyetinin bulunduğu görülür. Ancak Irak fıkhının tâbiîn neslinde değil, II. (VIII. ) yüzyılın ortalarında tebeu’t-tâbiîn ve müteakip nesil sayılan Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin döneminde sistemleşip ekolleşmesinin, uzun bir süre daha Republik irak fıkhı ve mensupları ehl-i re’y olarak anılsa da ileriki dönemlerde ve neticede hanefi mezhebi Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen bir mezhep olarak teşekkül etmesinin mâkul sebepleri de olmalıdır.

Bakan Kirişci: "Yağış eksikliği genel üretimi sarsacak boyutta değil": Hanefi mezhebi

  • Ekim 2020 tarihinde
  • kökünden gelir. Hanif sözcüğü
  • Sayfa en son 12.31, 21 Kasım 2021 tarihinde değiştirildi.
  • 'ın birliğine inanan ve
  • Vikipedi® (ve Wikipedia®) kâr amacı gütmeyen kuruluş olan
  • Transkripsiyon İşaretleri
  • TDV İslâm Ansiklopedisi Hakkında
  • Genel Kısaltmalar

Bu sebeplerden biri, Ebû Hanîfe’nin etrafında teşekkül Leben nach dem tod ictihad şûrası ve fıkıh akademisinin önceki nesillerden kendilerine intikal Leben nach dem tod Kur’an ve hadis bilgisini, re’y ve yorumları dikkatlice inceleyip özümseyerek hayatın bütün alanlarını kapsayacak şekilde hanefi mezhebi geliştirip genişletmeleri, böylece gerek fert gerekse toplum ve yönetim açısından ihtiyaca cevap verebilir bir bütünlük hanefi mezhebi ve zenginliğe kavuşturmalarıdır. herbei ne kadar, Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin de aralarında bulunduğu bazı âlimler Ebû Hanîfe fıkhının İbrâhim en-Nehaî fıkhından fazla farklı olmadığı kanaatini taşısalar da ( İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö. 34/657), Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye hanefi mezhebi geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş, Hanefî imamlarının kıyas ve re’yi vukufla kullandığı bilinmekle, Hanefîler’e ve özellikle Ebû Hanîfe’ye, bir yandan mürsel ve zayıf hadisi kıyastan üstün tuttuğu ve bunların varlığı halinde kıyasa gitmediği, öte yandan bazı müsned ve sahih hadisleri dahi kıyas karşısında terkettiği şeklindeki isnadlar yapıldığına dikkat edilirse Hanefî terminolojisinde kıyasın iki ayrı anlam taşıdığı tezi gündeme gelir. Gerçekten de Ebû Hanîfe’nin cüz’îden cüz’îye geçiş anlamında yani dar ve teknik anlamda kıyasa (kıyâs-ı usûlî, kıyâs-ı fukahâ) dayanarak hadisi hanefi mezhebi terk yoluna gitmediği, buna karşılık naslardan ve cüz’î hükümlerden bir nevi tümevarım metoduyla tesbit ettiği İslâm hukukunun prensipleri ve genel kuralları anlamındaki kıyası (asıl, kaide, muktezâ-i delîl) haber-i vâhidin kabulünde kriter olarak kullandığı görülür (Dönmez, s. 113). Hanefîler’in bu ikinci Türe kıyas anlayışı, onların hadislerin Kur’an’a arzı konusunda sergiledikleri tavırla da uyum gösterir. Haber-i vâhidin kabulünde ikinci Tür kıyasın kriter olarak kullanılmasına İmam Mâlik’te de rastlanır ve belki de ilk iki mezhep imamının bu tutumu İmam Şâfiî’nin sünneti ihya, kıyasın kurallarını ve çerçevesini belirleme ve sınırlandırma yönünde önemli bir gayret içinde olmasına yol açmıştır. Türkiye'den ve Dünya’dan derartig dakika haberleri, köşe yazıları, magazinden siyasete, spordan seyahate bütün konuların tek adresi Hypertext transfer protocol: //hurriyet. com. tr; Hurriyet. com. tr haber içerikleri izin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Kanuna aykırı hanefi mezhebi ve izinsiz olarak kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz. Adıyla şerhedilmiştir (I-III, Kahire 1355; I-V, Kahire 1370). Bu şerhte, özellikle sık sık karşılaşılan meselelerin hanefi mezhebi ilâvesi yanında Hanefî imamları arasındaki görüş ayrılıklarına ve fıkhî ta‘lîllere yer verilmiş, ihtilâflı konularda fetvaya esas olan görüşe yer yer işaret edilmiştir. İkinci metin, Muzafferüddin İbnü’s-Sââtî’nin (ö. 694/1295) Asırlarca süren bir zaman diliminde ve geniş bir coğrafyada oluşan ve yerleşen, zamanla kendi içinde çeşitli abgewetzt ekoller ve temayüller barındıran Hanefî mezhebinin genel karakteristiğini, mezhep fıkhında hâkim genel çizgi ve eğilimleri tesbit etmenin kolay olmayacağı ve bunu birkaç genel ifadeyle özetlemenin güçlüğü hatta imkânsızlığı hanefi mezhebi ortadadır. Mezheplerin fıkıh doktrininin, özellikle de Hanefî fıkhının başlangıçta amelî veya farazî olarak gündeme gelen çeşitli münferit meselelere çözümler şeklinde doğduğu ve geliştiği, bu sebeple diğer fıkıh mezhepleri gibi Hanefî mezhep fıkhının da temelde meseleci (kazüistik) bir karaktere sahip olduğu öncelikle belirtilmelidir. Toplum-hukuk ilişkisinin çok tabii sonucu olan bu özellik aynı zamanda mezhep fıkhının, içinde bulunduğu şartları, içtimaî vâkıayı ve gelişmeleri yakından takip etmiş ve her olayı kurala feda etmeksizin kendi hanefi mezhebi özel şartları içinde değerlendirmiş olması demektir. Öte yandan Hanefî mezhebinde başlangıçtan itibaren henüz meydana gelmemiş, fakat meydana gelmesi mümkün veya muhtemel farazî meselelerin de fıkhî tartışmalara ve çözüm arayışlarına konu edilmesi, bazı mahzurlar da taşımakla birlikte gerek benzer olaylara getirilen çözümler arasında bütünlüğü sağlaması, mezhep hanefi mezhebi içinde doktrinel düşünceyi geliştirmesi, gerekse ilk imamların re’y ve hanefi mezhebi ictihadlarında gözettikleri amaç ve ilkeleri kavramaya katkısı açısından oldukça faydalı olmuştur. İbadet noktasında nasslara ve selefin eserlerine göre görüş bildirildi. Ayrıca delilsiz hüküm verilmemiştir. Nasslarla ilgili araştırmalarda herhangi bir şeyin helal ya da haram olduğu hakkında bilgi ve hüküm bulunmayabilir. Bu gibi durumlarda Hanbeli mezhebi mubahtır hükmünü Verdi. Ayrıca eşyada aslolan mübahlıktır ilkesi mezhebin temel özellikleri içinde değerlendirilebilir. Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet Leben nach dem tod râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. hanefi mezhebi Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde hanefi mezhebi mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 111).

Hanefi mezhebi - ZAHİRU’R RİVAYE KİTAPLARI NELERDİR?

Welche Faktoren es vorm Kaufen die Hanefi mezhebi zu untersuchen gilt

Öte yandan Hanefîliğin IV ve V. (X ve XI. ) yüzyıllarda Türkler’in bulunduğu Mâverâünnehir’de ve diğer doğu bölgelerinde yayılması ve doktrinin burada bir hayli geliştirilmiş olması, Türkler’in İslâm dünyasının diğer merkezî alanlarına yayılması ile birlikte Mâverâünnehir fıkıh geleneğinin diğer bölgelere taşınmasına ve bundan sonra mezhep doktrininde ağırlıklı bir yere sahip olmasına yol açtı. Özellikle Türkler’in hâkimiyet alanlarında Doğulu fakihler özel himaye görmüş, sosyal ve siyasal prestiji olan mevkileri sıkça işgal etmiş, VII. (XIII. ) yüzyıla kadar devam Leben nach dem tod bu Glasweizen hanefi mezhebi Moğol istilâsı ile tedrîcen azalmıştır. Hanefî tabakat kitaplarında V-VI. (XI-XII. ) yüzyıl Mâverâünnehir hanefi mezhebi Hanefî hukukçular bir hayli yekün tutar (Kavakçı, s. 25 vd. ). Cumhûr-ı fukahâ rivayet yönüyle sünneti mütevâtir ve âhâd şeklinde iki kısma ayırırken Hanefîler mütevâtirle âhâd arasında meşhur sünnetin yer aldığını söyleyerek üçlü bir ayırım yaparlar. Mütevâtir sünnetin kesin bilgi içerdiğinde hanefi mezhebi ve hem itikad hem hanefi mezhebi de amel bakımından kesin delil olduğunda fakihler arasında görüş birliği vardır. Hanefîler’e has olduğu belirtilen “meşhur sünnet” terimi, sahâbe tabakasında âhâd olarak rivayet edilip tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn tabakalarında tevâtür derecesine ulaşan, dolayısıyla asıl itibariyle âhâd, fer‘ itibariyle mütevâtir olan sünneti ifade eder ( Adı altında zamanına kadar gelen Hanefî fıkıh doktrinini, rivayet ve ictihadları toplayan hanefi mezhebi kapsamlı eserler yazmış olup bunlardan Serahsî’nin otuz cilt halinde matbu olan eseri mezhep fıkhını delilleriyle birlikte aktarması yönünden ayrı bir önem taşır. Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem hanefi mezhebi de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları hanefi mezhebi karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir. Ebû Hanîfe ve ilk nesil Hanefî fakihlerinin görüşleri etrafında oluşan fıkıh hanefi mezhebi kültürünün III ve IV. (IX ve X. ) yüzyıllarda Irak’ta ve Kûfe’nin doğusunda kalan İslâm coğrafyasında hızla yayılmasının ardından her bölgede bu fıkhî mirasın bölgenin kültür ve problemleriyle zenginleştirilerek geliştirilmeye başlandığı ve fakihlerin bulundukları bölge ve şehirlere nisbetle Belh âlimleri (meşâyihu Belh), Buhara, Irak âlimleri gibi bir gruplandırmaya tâbi tutulduğu görülür. Bu tarz adlandırma, bölgelerde tedvine ve muhakemeye dayalı fıkıh bilgi ve kültürünün hoca-talebe bağı içinde bir sonraki nesle aktarılması geleneğini ifade ettiği gibi, önceki nesillerden devralınan Irak fıkhının herbei bölgede ihtiyaç ve şartlara bağlı olarak farklı yönlerde ve zenginlikte geliştiğinin ve Hanefî fıkhı içinde abgegriffen ekollerin teşekkülünün de habercisi olmuştur. Hanefi mezhebinde en temel İslami kaynak Kuran'ı Kerim'dir. Hem hüküm çıkarmak hem de belli başlı meseleleri çözüme kavuşturmak için öncelikli olarak Kuran'a bakılır. Eğer Kuran'da net bir cevap yok ise hadis kaynaklarına müracaat edilirdi. Bunda da sonuç alınamazsa kişi içtihat yapar. ’ıdır (İstanbul 1275; Kahire 1330, 1331, 1346, 1354; nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd, I-IV, Kahire 1381/1961). Kudûrî’nin delillere yer vermediği ve ihtilâflı konularda Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf ve Muhammed’in görüşlerini kaydettiği eseri Hanefîler arasında, İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî’nin "Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30). , I, 77; M. Ebû Zehre, s. 438-440). Ancak Ebû Hanîfe’nin, mezhebin usul ve esaslarını belirleyen ve etrafında yer alan öğrencilerine onu dikte hanefi mezhebi ettiren bir hoca konumunda olmadığı, fıkhî meselelerin çeşitli yönlerde ve seviyelerde yetişkin ilim erbabından oluşan ictihad şûrasında serbestçe tartışıldığı, bazan tartışmaların günlerce sürdüğü ve mezhebin usul ve metodolojisinin bu süreç içinde hanefi mezhebi belirginleştiği düşünülürse, imamın ileri gelen öğrencilerini Republik irak fıkıh ekolünün mimarı müstakil müctehidler olarak görmek mümkün olur. Esasen bu kişilerin Ebû Hanîfe’nin vefatından sonraki ilmî faaliyetleri de bu fikri güçlendirmektedir. hanefi mezhebi , s. 241). Bu ifade, mezhep hanefi mezhebi literatürünün ilk klasiklerinin bu dönem öncesinde, yani kuruluş (mütekaddimîn) ve meşâyih döneminde yazılmış ve mezhep doktrinin ana hatlarıyla bu dönemde belirginleşmiş olduğunu, sonra yazılanların ise bir nevi şerh, yeniden ifade ve güncelleştirme sayılabileceği şeklinde anlaşıldığında doğru olsa bile doktrinde klasik çizginin oluşumunu belirlemede yetersiz kalır. ’dan (ö. 120/738) on sekiz yıl ders okuyarak fıkıh ilminde uzmanlaştı. Onun ilmi hocası Hammâd vasıtasıyla İbrahim en-Nehaî (ö. 95/714), Alkame (ö. 62/681) ve Esved (ö. 95/714) yoluyla; Abdullah İbn Mes’ûd (ö. 32/652), Hz. Alî (ö. 40/660) ve Hz. Ömer (ö. 23/643) gibi sahabe müctehitlerine dayanır. Bu arada İmâm-ı zam Ebû Hanîfe’nin talebeleri onun tedrîsatını devam ettirdiler ve ondan öğrendikleri usule uyarak kaynaklardan hüküm istinbatını sürdürdüler. Talebelerinden bilhassa ictihad derecesine yükselenler, özellikle de Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hocalarının görüş ve fetvalarını tasnif ve tedvîn işine giriştiler. Dindar ve varlıklı bir aileden gelen Nu‘mân b. Sâbit önce Kûfe'de Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzedip, sarf, nahiv, şiir ve edebiyat, cedel ve kelâm öğrendi. Kûfe, Basra ve Irak'ın ileri gelen üstatlarından hadis dinledi. Yirmi hanefi mezhebi yaşının biraz üzerindeyken Irak'ın hanefi mezhebi en ünlü fakihi ve hanefi mezhebi Republik irak hanefi mezhebi fıkhının üstadı Hammâd b. Ebû Süleyman'ın (ö. 119/738) ilim halkasına katıldı ve uzun zaman bu ders halkasına devam etti. Bu arada Ca‘fer es-Sâdık, Muhammed el-Bâkır da dahil olmak üzere pek çok âlimden istifade etti.

BAKMADAN GEÇME!

, II, 344). Makrîzî’nin bu ifadesinden hareketle başta J. Schacht olmak üzere bazı müellifler, Sünnî müslümanlar arasında dört fıkıh mezhebinin hâkimiyetini VII. (XIII. ) yüzyılın sonlarından başlatırlarsa da ( hanefi mezhebi İcmâın teorik olarak her asırda gerçekleşmesi mümkün olmakla birlikte fiilen sahâbe döneminde gerçekleştiği ve bu konuda birtakım tartışmaların bulunduğu bilinmektedir. Hanefîler, cumhurla birlikte sahâbe icmâının bağlayıcı ve uyulması gerekli bir delil olduğunu, sahâbenin bir meselede iki farklı görüşe ayrılması durumunda üçüncü bir görüşün ileri sürülemeyeceğini kabul eder. Ebû Hanîfe’nin, bir meselede birden fazla sahâbî kavli bulunması halinde bunlardan birini kendi ictihad hanefi mezhebi prensiplerine göre tercih ettiği bizzat kendisinden nakledilmekte, bundan da mevcut sahâbî görüşlerinin dışına hanefi mezhebi çıkmadığı anlaşılmaktadır (Pezdevî, III, 234-235; , I, 534) Ebû Hanîfe’nin, sahâbe ve tâbiîn döneminde Republik irak hanefi mezhebi bölgesinde oluşan zengin ilmî mirası hocaları ve görüştüğü çeşitli âlimler vasıtasıyla yakından tanıma ve kavrama imkânı bulduğu, etrafındaki seçkin ve yetişkin öğrencileriyle birlikte değişen şartlara ve çoğalan fıkhî meselelere paralel olarak ve kendini İbrâhim en-Nehaî de dahil tâbiîn dönemi fakihlerinin, hatta belli sayıda sahâbenin ictihadı hanefi mezhebi ile bağlı hissetmeyerek önceki nesillerden devralınan bu zengin mirası yeniden değerlendirip sistemleştirdiği ve o gün için ferdî ve içtimaî hayatın bütün yönlerine cevap verebilen bir bütünlüğe kavuşturduğu görülür. Söz konusu bu bütünlüğün sağlanmasında, Ebû Hanîfe’nin etrafında meseleleri farklı açılardan mütalaa edebilen birçok mesai arkadaşının ve öğrencisinin bulunması elbette büyük rol oynamıştır. Suriye ve Mısır’ın Eyyûbîler’in hâkimiyetine girmesiyle birlikte VI. (XII. ) yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kahire’de kādılkudâtın Şâfiîler’den tayin edildiği, Şâfiî mezhebi yanında Mâlikî mezhebinin de bölgede gerek adliye gerekse öğretim alanında açık bir üstünlüğünün bulunduğu belirtilir (Makrîzî, II, 343). Suriye’de Eyyûbîler zamanında Şâfiîler’in özel himaye görmesi sebebiyle hem medrese hem de nüfus itibariyle Hanefîlik ikinci sırada yer almıştır. Hanefî fakihleri de dahil İslâm âlimlerinin çoğunluğu âhâd sünnetin (haber-i vâhid) ilim değil zan ifade edeceği, bu yüzden itikadî konularda delil teşkil etmeyeceği, fakat amelî yönden belli şartlarda delil olacağı ve kendisiyle amel edilmesi gerektiği görüşündedir. Mezhepte usul ve bu arada sünnetle ilgili metodoloji, ilk dönem mezhep fıkhı esas alınarak ileri dönemde tedvin edildiğinden Hanefî fakihlerinin âhâd sünnetle amel edilebilmesi için aradıkları şartları ve bu şartların ne ölçüde genel ve geçerli olduğunu tesbit etmek bir hayli zordur. Bununla birlikte Hanefî fıkhında haber-i vâhidin kitaba ve mâruf sünnete aykırı bulunmaması, râvinin rivayet ettiği hadisin aksine davranmamış veya hanefi mezhebi fetva vermemiş olması, haber-i vâhidin sık sık tekerrür Leben nach dem tod veya kalabalık bir grupça bilinmesi, takip edilmesi gereken bir konuda olmaması, râvi fakih değilse haber-i vâhidin kıyasa ve şer‘î esaslara aykırı olmaması gibi şartların arandığı söylenebilir. Hanefî usulcüleri bu derartig şartı âhâd sünnetin asıllara aykırı olmaması şeklinde formüle ederler. Ancak asıllardan nelerin kastedildiği konusunda aralarında görüş birliği yoktur. Meselâ Pezdevî asılları kitap, mâruf sünnet, umûmü’l-belvâ ve sahâbenin ileri gelenlerinin bir şey üzerindeki ittifakı olarak dört grupta toplar ( Genel fıkıh kitaplarının ibadetlerle ilgili bölümü, muhtemelen halk kitlelerinin kolayca öğrenmesini sağlamak amacıyla muhtasar el kitapları şeklinde de kaleme alınmıştır. Bunların en tanınmışları, Cemâleddin Ahmed b. Muhammed el-Gaznevî’nin Klasik dönemi takip Leben nach dem tod asırlarda hem ilk dönemlerden itibaren zenginleşerek gelen fıkıh kültürünü ve fetva geleneğini, hem de kendi dönemlerindeki fer‘î meselelere getirilen çözümleri fetâvâ adıyla anılan hacimli eserlerinde toplayan Hanefî fakihlerinin sayısı artarak devam etmiştir. Bunlar arasında Burhâneddin el-Buhârî (ö. 616/1219), Şemsüleimme el-Kerderî (ö. 642/1244), lim b. Alâ (ö. 786/1384), Bezzâzî (ö. 827/1424) gibi fakihler sayılabilir. Ayrıca çeşitli dönemlerde yukarıda sözü edilen gerekçe ve ihtiyaçtan hareketle mezhep doktrinini özetleyen eserlerin telifi ve bunlar etrafında oluşan şerh-hâşiye çalışmaları da sürdürülmüştür. Müteahhirîn devri Hanefî âlimlerinden Ebü’l-Fazl Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî’nin (ö. 683/1284) Es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri derartig derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf hanefi mezhebi ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile hanefi mezhebi İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin (ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö. 1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî'nin (ö. 1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn bidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları hanefi mezhebi fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö. 1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk ile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir. , s. 374-376) kırk kişilik bir mecliste tartışıldığı, bu meclise halkın ve diğer talebelerin katılmasına izin verilmediği, tartışmalar belirli bir sonuca ve olgunluğa ulaşınca kaleme alındığı, bu sebeple Republik irak (Hanefî) fıkhının bu meclis tarafından ve özellikle de aralarında Züfer b. Hüzeyl, Ebû Yûsuf, Dâvûd et-Tâî, Esed b. Amr el-Becelî, Yûsuf b. Hâlid es-Semtî, Ebû Mutî‘ el-Belhî, Nûh b. Ebû Meryem, Muhammed b. Vehb, fiye b. hanefi mezhebi Yezîd gibi fakihlerin bulunduğu on kişilik bir heyet tarafından tedvin, tasnif ve tertip edildiği kaydedilir (Hüseyin b. Ali es-Saymerî, s. 2, 107; Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, I, 66; Kureşî, I, 378; Muhammed Hamîdullah, s. 377-378). Meselâ Hüseyin b. Ali es-Saymerî, Esed b. Amr el-Becelî’nin, Kureşî ve Leknevî de Nûh b. Ebû Meryem’in Ebû Hanîfe’nin fıkhını ilk tedvin Leben nach dem tod kişi olduğundan ve bundan dolayı “câmi‘” lakabıyla anıldığından söz ederler ( Tarafından aralarındaki anlaşmazlık üzerine hapse hanefi mezhebi atılmıştır. Hapiste öldüğüne dair bilgiler nakledilmekle birlikte, sürgün hayatı yaşadığı Kufe’deki evinde hanefi mezhebi 767 yılında ölmüştür. Birçok kitabında kendisinin sahabeden kimselerle görüştüğü ve tabiinden olduğu anlatılmaktadır. Ebu Hanife künyesiyle ilgili olarak hanefi mezhebi kaynaklarda daha çok, üzerine tanınmış Hanefî âlimleri tarafından yapılan birçok şerh, ihtisar ve nazım çalışmasının önemli bir kısmı yazma halinde bugüne ulaşmıştır (Sezgin, I, 422-431). Şeybânî’nin, âhâd yolla rivayet hanefi mezhebi edildikleri için “nevâdirü’r-rivâye” diye anılan , II, 110). Tartışmanın odak noktasını, re’y ve ictihad ile kavranabilen bir meselede sahâbe sözünün delil olup olmayacağı hususu teşkil eder. Ancak bu konuda Hanefî imamlarından açık ve kuvvetli bir rivayet bulunmamakta, hatta onların farklı tavırlar sergiledikleri rivayet edilmektedir. Ebû Saîd el-Berdaî ve Cessâs dahil bir grup Hanefî fakihi bir ayırım yapmaksızın sahâbî sözünü hüccet sayarken Kerhî ve Debûsî dahil diğer bir grup, re’y ve ictihadla kavranabilecek bir konudaki sahâbî sözünün şer‘î delil olmayacağı görüşündedir ( , s. 310, 323, 336, 339). Bütün bu gelişmelerden Hanefî mezhebi de payını almış, gerek tedris ve tedvin faaliyeti gerekse Hanefî fakihlerinin genelde Şâfiî-Zâhirî fakihleriyle yaptığı münazara ve münakaşalar bir yönüyle Hanefî fıkıh doktrininin gelişimine hizmet ederken diğer yönden IV. (X. ) yüzyılda başlayan mezhep taassubunu ve taklit geleneğini ileriki dönemlerde daha da güçlendirmiştir. Selçuklu döneminden önce de Voltampere reaktiv olan Hanefî-Şâfiî çatışması, Selçuklu yönetiminin Eş‘arî-Şâfiî bloklaşması karşısında Mâtürîdî-Hanefî görüşüne destek vermesi Mâtürîdîliğin Türkler arasında, Hanefîliğin de ülke genelinde yayılmasını arttırdığı gibi Şâfiî-Hanefî çatışmasını da bir hayli hızlandırmış, bölgelerin köklü ve büyük ailelerinde belli bir mezhebe bağlılık geleneği hâkim olduğundan zaman zaman aileler, şehir ve bölgeler arası çatışma ve gerginlikler yaşanmıştır (birkaç örnek için bk. Madelung,

İmam-ı Azam Ne Demek?

’ı tamamen yanıp yok hanefi mezhebi olacak olsa onları hâfızamdan yeniden yazabilirdim” şeklindeki sözleri de (Müderris, I, 91) müteakip nesil fakihlerinin üstatlarının fıkhına derin vukufiyetleri yanında ilk Hanefî müctehidlerinin fıkhî miraslarının müdevven bir şekilde ellerde dolaştığını göstermesi bakımından kayda değer. Kûfe'de hanefi mezhebi bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), miru'ş-Şa'bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738). İmam Muhammed’in Ebû Hanîfe ve talebelerine ait görüşleri topladığı ilk kaynaklardan sonra Hanefîliğin geniş bir coğrafyaya yayılması ve Abbâsîler zamanında büyük nüfuz kazanması ile birlikte ilk birkaç nesil Hanefî müctehidlerinin (mütekaddimîn) görüşlerini derleyen eserlerin yanı sıra çeşitli bölgelerdeki doktrinel ve tatbikî hukuku yansıtan eserlerin de hızla çoğaldığı ve ayrıca Hanefî fıkhının özlü şekilde ve genel olarak delillere yer verilmeden derlendiği temel metinlerin kaleme alınmaya başladığı görülür. Bazılarında yalnız Ebû Hanîfe’nin, bazılarında talebelerinin de görüşlerinin kaydedildiği bu muhtasar metinler zaman içinde birçok âlim tarafından şerhedilmiştir. Bu eserler gibi fıkhın bütün konularını ihtiva etmeleri yanında daha sonraki âlimlerin görüşlerine ve kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelere getirdikleri çözümlere hanefi mezhebi de yer veren fetâvâ, nevâzil ve vâkıât kitapları ile belli bazı konulara hasredilen eserler, fıkıh usulü ve Hanefî ulemâsının hal tercümelerini konu edinen çalışmalar binlerce cildi bulan zengin bir literatür oluşturmuştur. Kişilerin tasarruflarının imkân dahilinde geçerli sayılması da kişi haklarına verilen değerin başka bir ifade şekli olup Hanefî fıkhında görülen temel eğilimler arasında yer alır. Sakat hukukî işlemlerin fesad-butlân şeklinde iki kademeli bir ayırıma tâbi tutularak fâsid işlemlerin iyileştirilmesine imkân tanınması, vasînin ve fuzûlînin tasarrufunun cevazı, vasiyet, nikâh gibi hukukî işlemlerin kuruluşu yönünde gösterilen müsamaha böyledir. Hanefîler’in insan haklarının, bu arada gayri müslimlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunması konusunda âzami titizliği göstermiş olmalarının, bu mezhebin bilhassa halkı yeni müslüman olan bölgelerde yayılmasına ve uyum göstermesine etkili olduğu söylenebilir.

nelerdir? Mezhepler arasındaki farklar nelerdir? İşte, merak edilen tüm detaylar.

Hanefi mezhebi - Alle Auswahl unter den Hanefi mezhebi

Adlı çalışma veya çeşitli İslâm ülkelerinde özellikle şahıs, aile, miras, vakıf gibi özel hukuk alanlarında yapılan kanunlaştırmalar veya bu yöndeki hazırlıklar, Hanefî fıkıh doktrininin çağımız pozitif hukukuna yansımasını göstermesi açısından önemlidir. Ancak zeitgemäß dönemde hem İslâm hukuku çerçevesinde yapılmaya çalışılan kanunlaştırma denemelerinde hem de İslâm hukukuyla ilgili araştırma ve yayınlarında konular fıkıh mezhepleri arasında, hatta Batı hukuku da göz önünde bulundurularak telifçi ve mukayeseli bir metotla ele alındığından, günümüzde Hanefî hukuk doktrini, ilk dönemlerden itibaren müslüman toplumlarda hukukî düşüncenin gelişim seyrini, bu arada fıkhın çeşitli alanlarında din-hukuk ilişkisinin mahiyetini ve sınırlarını tanımada vazgeçilmez bir unsur ve zenginlik olarak önemini korumakta ve ibadetler alanında daha sınırlı kalınması kaydıyla günümüz İslâm hukuk doktrini için hanefi mezhebi zengin bir malzeme sunmaktadır. Ile (İstanbul 1217, 1272, 1273, 1282, 1304, 1310, 1321; Kahire 1289) Sadrüşşerîa’yı takip ettiler. derartig dönemde bu tarzda kaleme alınan diğer iki eser de Muhibbullah b. Abdüşşekûr el-Bihârî’nin (ö. hanefi mezhebi 1119/1707) Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-lim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, IV, 26, 27). Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır. Kaynaklarda, Ebû Hanîfe’nin Horasan ve Batı Türkistan’a giden öğrencilerinin ellerinde Republik irak fıkhını ve üstatlarının görüşlerini yansıtan ve çoğu günümüze ulaşmayan çeşitli kitapların bulunduğundan söz edilir. Meselâ Ebû Hanîfe’nin öğrencisi ve Ebû Yûsuf’un ders arkadaşı Ebû Mutî‘ el-Belhî’nin, fıkhın çeşitli alanlarına ait 4000 meseleyi ve bu meselelerle ilgili yorumlarını toplayan kitabını gösterdiğinde Ebû Hanîfe’nin onu inceleyip bu kadar çok meseleyi derlemiş olmasına hayret ettiği, aynı şekilde Ebû Süleyman el-Cûzcânî’nin Ebû Hanîfe’ye yetişemese de diğer ilk nesil Hanefî müctehidlerinden ders aldığı, onların kitaplarını istinsah ettiği, Horasan bölgesinde İmam Muhammed’in telifatının tanıtımını yapıp onların yayılmasını sağladığı belirtilir (Müderris, I, 84-85; krş. Kureşî, IV, 627). Ebû Hanîfe ve ilk nesil Hanefî müctehidlerinin eserlerinin ve neticede Irak fıkhının yeni bölgelere ve nesillere intikal ettirilip tanıtılmasında bunların öğrencileri konumundaki İsmâil b. Hammâd, Ebû Süleyman el-Cûzcânî, Ebû Hafs el-Kebîr, Bişr b. Gıyâs el-Merîsî, Îsâ b. Ebân, İbn Semâa, Bişr b. Velîd el-Kindî, Yahyâ b. Eksem, Hilâlürre’y gibi bir sonraki nesli teşkil Himmel fakihlerin büyük emeğinin bulunduğu, bunların ayrıca fıkhın çeşitli konularında yeni eserler telif ettikleri, böylece Hanefî fıkhının tedvinine çift yönlü katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. Tedvin faaliyetinin bu şekilde yaygınlaşmasında, Halife Me’mûn döneminde (813-833) kâğıdın bulunması ve ilimde kullanılmaya başlanmasının da önemli rolü olmuştur (Hacvî, II, 14-15). Ebû Ca‘fer el-Hinduvânî’den (ö. 362/973) rivayet edilen, “Ebû Hanîfe’nin bütün sözleri, Ebû Yûsuf’un ’si olmakta, onları da yine V. (XI. ) yüzyıl müelliflerinden Pezdevî ve Serahsî’nin usulleri takip etmektedir. Hepsi de oldukça hacimli, sistematik ve gelişmiş bulunan bu eserlerin bu alanda belirli bir ilmî gelenek ve arka eben, hatta önceki dönemlere ait örnekler olmadan ilk imamlardan 250-300 yıl sonra tedvin edildiğini söylemek pek doğru olmaz. Yukarıdaki açıklamaların da ışığında ilk müctehidlerden itibaren Hanefî fıkhında belli bir usul, tarz ve anlayışın hâkim olduğu, bazı ilke ve önceliklerin üzerinde zımnî mutabakat sağlandığı, bunların daha çok şifahî yolla ve hanefi mezhebi hoca-talebe ilişkisi içinde bir mezhep geleneği olarak sonraki nesillere aktarıldığı, mezhep fürûunun da müteakip dönemlerde bu zemin ve çerçevede geliştiği anlaşılmaktadır. Bugün elde mevcut olan IV-V. (X-XI. ) yüzyıllara ait Hanefî usul literatürü bir yönüyle bu geleneğin tedvinini, bir yönüyle de o döneme kadarki Hanefî fakihlerinin mezhepte genel kabul görmüş çözüm ve fetvaları temellendirme, belli kurallarla açıklama, savunma ve hangi nastan nasıl bir usulle istinbat edilmiş olabileceğini tesbit etmeye çalışma gayretleri olarak görülmelidir. Literatürde yer yer görülen icmâ iddialarının, rücû kayıtlarının, ileriki dönemlerde mezhepte yaygınlık kazanan tahrîc usulünün de bir yönüyle usul-fürû uyumunu sağlamayı ve doktrinin geleneksel çizgisini ve bütünlüğünü korumayı hedeflediği söylenebilir. Hanefîler’in istihsan anlayışını, “bir hukukî olayın benzerlerine bağlanan hukukî sonuçtan vazgeçip başka bir sonuca varma” şeklinde özetlemek, istihsan karşısında yer alan kıyası da birçok durumda “genel nitelikli şer‘î nas, yerleşik genel kural”, hatta bazan “dikkatlice düşünülmeden ilk önce hatıra geliveren çözüm” hanefi mezhebi olarak tanımlamak mümkündür (Mustafa Şelebî, s. 337; Dönmez, hanefi mezhebi s. 145-147). Öyle anlaşılıyor ki Hanefîler, küllî kıyas anlayışları ile naslardan ve fer‘î çözümlerden tümevarım metoduyla birtakım genel sonuçlar ve ilkeler çıkararak değişik konulardaki farklı hükümler arasında ortak bağ ve bütünlük kurmaya, re’y ve ictihad faaliyetleri için hukukî bir abgewetzt yapı oluşturmaya çalışmışlar, istihsan hanefi mezhebi metoduyla da hem genel çizgi ve kurala göre istisnaî hüküm taşıyan ve sıhhat derecesi sabit olan naslara açıklama getirme, hem de günlük hayatın ihtiyaçları ve değişen şartlar karşısında dinin genel ilke ve amaçlarına uygun yeni çözümler üretme imkânı bulmuşlardır. Bundan dolayı Hanefî müctehidlerinin bu metotla, kuralların katılığı ve darlığı içinde sıkışıp kalmayarak ve bazan nasların lafızlarını zorlayarak nasların (kanunun) ruhunu araştırdıkları ve hakkaniyete uygunluğu sağlamaya çalıştıkları görülür. Hanefî fıkıh ekolü, ilk iki (VII ve VIII. ) yüzyılda Republik irak bölgesinde doğup gelişen ehl-i re’y ve Irak fıkhı içinde tabii bir seyir takip ederek meydana çıktığı için mezhebin hukuk doktrininin ve metodolojisinin oluşmasında ilk dönemlerin belirgin bir etkisinin bulunması tabiidir. Bununla birlikte Hanefî fıkhı asıl Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin görüşleri etrafında oluşmuş, Ebû hanefi mezhebi Yûsuf’un telifleri ve özellikle İmam Muhammed’in zâhirü’r-rivâye eserleri (aş. bk. ) doktrinin tesbitinde hanefi mezhebi ve belirginleşmesinde önemli katkıda bulunmuş, çeşitli bölgelere dağılarak hanefi mezhebi eğitim, tedvin ve kadılıkla meşgul olan sonraki nesil Hanefî fakihlerince de bu Doktrin zenginleştirilerek geliştirilmiştir. Ancak Hanefî mezhebinin bölgelere yayılışı değişik vesilelerle farklı zamanlarda gerçekleştiği, mezhebin hukuk doktrininin gelişimi de geniş bir coğrafya üzerinde ve birkaç yüzyılı bulan değişik çaba ve katkılar sonucu tamamlandığından doktrinin tarihî gelişimini ana çizgilerle belirli zaman dilimlerine ayırarak açıklamak oldukça zordur. Bu konuda belki de en sağlıklı yol, ilk birkaç nesil Hanefî müctehidinin, literatüre yansıyan tasniflerin de yardımıyla fert ve grup olarak ele alınıp onların teliflerinin ve diğer ilmî faaliyetlerinin mezhep doktrininin oluşmasına katkısını belirlemeye çalışmaktır. Bunu yaparken de eserleri günümüze kadar ulaşan ve mezhep içinde itibar gören fakihlerin yanı sıra görüşleriyle ve yetiştirdiği öğrencilerle çevresinde hayli etkili olan, zikredilen eserlerin tedvinine zemin hazırlayıp doktrinin gelişmesinde önemli payları bulunan fakihleri de göz ardı etmemek gerekir. Öte yandan fıkıh mezheplerinin yayılışında ve İslâm coğrafyasındaki yayılış yönünde, o mezhep imamının ve müctehidlerinin diğer bölgelerle hanefi mezhebi iletişim imkânı, meselâ hac yolu üzerinde bulunması da önemli bir sebep olarak kaydedilir. İbn Haldûn, Mâlikî mezhebinin Kuzey Afrika’da neredeyse tek hâkim mezhebi olmasını Medine’nin o bölge halkının hanefi mezhebi hac yolu üzerinde bulunması ile ve Hicaz’ın onlar için âdeta dış dünyaya açılan pencere konumunda oluşuyla açıklar ( , s. 65) Makrîzî’nin bu tesbitini sadece Mısır ve Suriye açısından bir yönüyle geçerli saymak gerekir. Çünkü IV. (X. ) yüzyıl müelliflerinden Makdisî’nin, kendi döneminde İslâm dünyasında fıkıhta dört mezhebin bulunduğundan söz ederek Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Dâvûdî (Zâhirî) mezheplerini zikretmesi ( Hanefîler’in vâki ve farazî meselelerin çözümünde re’y ve kıyası sıkça kullandıkları ilk dönemlerde ehl-i re’y denince sadece hanefi mezhebi Hanefîler’in kastedildiği ve çok defa Hanefîler’in ehl-i re’yin temsilcisi görüldüğü, hatta Hanefî müctehidlerinin ve özellikle Ebû Hanîfe’nin, sünneti açıkça terketme pahasına da olsa re’y ve kıyasa çokça başvurduğu şeklinde ağır ithamlara mâruz kaldığı bilinmekle birlikte ilk nesil Hanefî imamlarından günümüze intikal etmiş bir kıyas tarifi mevcut değildir. Meselâ Ebû Hanîfe’den, nassın bulunduğu yerde kıyasa gidilmeyeceği, kıyasın kitap, sünnet ve icmâa istinaden yapılabileceği gibi kıyasla ilgili bazı şartları ifade Leben nach dem tod sözler hanefi mezhebi nakledilmişse de esasen kıyasın teorisi konusunda Ebû Hanîfe’ye izâfe edilen görüşler, sonraki usulcüler tarafından onun çözümlediği hukukî meselelere dayanılarak çıkarılmıştır (Ebû Zehre, s. 326-327; Dönmez, s. 112). Klasik dönem Hanefî literatüründe kıyasla ilgili geliştirilen metodoloji ve kurallar da Hanefî imamlarının görüşlerini temellendirmeyi hedeflediğinden arada uygunluğun bulunması tabiidir.

Hırsız apartman boşluğuna sıkıştı, ekipler kurtarmak için seferber oldu

(Bulak 1292; Kahire 1320) adıyla cem‘ ve ihtisar edilmiştir. Bazı yasak fiillerin, şekil bakımından hukuka uygun bir işlemin vasıta kılınarak işlenmesini konu alan hiyel kitaplarından, İmam Muhammed veya Ebû Yûsuf’a nisbet hanefi mezhebi edilmekle birlikte kimin tarafından yazıldığı kesin olarak bilinmeyen Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde miru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir. IX (XV) ve X. (XVI. ) yüzyıllarda kaleme alınan iki metin, Osmanlı Devleti’nin bir nevi yarı resmî hukuk külliyatı olarak rağbet görmüş, asırlarca hanefi mezhebi kadı, müftü ve müderrislerin müracaat kitapları olmuştur. Bunlar Molla Hüsrev’in V. (XI. ) yüzyılda belli bir istikrar ve olgunluk kazanan mezhep doktrininin, çeşitli bölgelerde VI. (XII. ) yüzyılda yetişen Hanefî fakihleriyle ve onların tedris ve telif faaliyetiyle daha da geliştirildiği, geniş bir coğrafyada yayılmış bulunan mezhep içinde o zamana kadar oluşan fıkhî görüş ve temayüllerin değerlendirmeye ve tasnife tâbi tutularak ibadetler, ahvâl-i şahsiyye, yargılama ve kamu hukuku gibi alanlarda tutarlılık, uygulama birliği ve istikrarın sağlanmaya çalışıldığı görülür. Bu dönemin fakihleri arasında, bir önceki neslin öğrencileri olan ve çoğu arasında böyle bir ilmî gelenek bağı bulunan Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhim el-Hasîrî (ö. 500/1107), Ebü’l-Fazl Osman el-Fazlî, Şemsüleimme ez-Zerencerî, Yûsuf b. Ali el-Cürcânî, Ali b. Muhammed hanefi mezhebi el-İsbîcâbî, Sadrüşşehîd, Necmeddin en-Nesefî, , I, 302-303, 318-319). Ayrıca Hanefî fürû literatüründe, mezhep içindeki görüş birliğinin ve mezhep imamlarının ittifakının çok yerde icmâ olarak adlandırılması veya bir fıkhî ictihada zamanında kimsenin karşı çıkmamasının sıkça delil olarak zikredilmesi, yukarıda belirtilen hiyerarşi içinde epey abgewetzt sıralarda kalıp usuldeki icmâ anlayışından da bir hayli uzakta bulunsa bile, sınırlı bir görüş birliğinin dahi belli bir kuvvet taşıdığını belirtmesi veya bu Tür ictihadların amelî değerini vurgulaması itibariyle dikkat çeken ifadelerdir. Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, Züfer b. Hüzeyl başta olmak üzere ileri gelen öğrencilerinin müstakil müctehid mi, yoksa kaide ve usul itibariyle Ebû Hanîfe’ye tâbi olan mezhepte müctehid mi sayılmaları gerektiği âlimler arasında tartışmalıdır ( Ticaret konusunda görüşleri diğer mezheplerle uyum sağlamaktadır. Dinin haram kıldığı, ayet ve hadislerle delili olan şartlar kabul edilemez. Ancak bunun dışında her türlü şart belirlenebilir. Hadise dayalı fıkhi düşüncenin baskın olduğu mezheptir. Zayıf hadisler dahi bu noktada değerlendirme içine alınmaktadır. Kurucusu olan Ahmet b. Hanbel şaka ve alaydan hoşlanmaz meclisinde ciddi ve vakarlı olmayı tercih ederdi. Hz. Peygamber'in yaşayışına uygun davranmak, sünnet ve hadis ölçüsünde davranmak temel prensip kabul hanefi mezhebi edilmiştir. Osmanlı döneminde ilmiye sınıfının oluşmasının ardından yazılmaya başlanan Hanefî fıkıh literatürünün büyük bir kısmının Osmanlılar’daki fıkıh eğitim ve öğretimini ve ulemânın fıkıh kültürünü yansıtması, bunlar arasında meselâ Molla Hüsrev’in Hanefî fakihlerinin te’vîl-i baîd (hatıra kolayca gelmeyen, zorlama te’vil) ithamına sıklıkla mâruz kalmaları, ilk imamlara ait ictihadların sonradan gündeme gelen ve diğer mezheplerce amel edilen hadislerle çatışması ve sonraki dönem Hanefî fakihlerinin bu ictihadla hadis arasını bulmaya çalışmasından hanefi mezhebi kaynaklanmaktadır. IV. (X. ) yüzyılın önde gelen Hanefî fakihlerinden Kerhî’den rivayet edilen, “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her âyet ya te’vil edilmiştir yahut da mensuhtur; her hadis de böyledir, ya te’vil edilmiş, zâhirî mânasıyla alınmamıştır yahut da hadis mensuhtur, başka bir hadisle yürürlükten kaldırılmıştır” sözü (bk. Karaman, s. 251), hanefi mezhebi mezhep doktrininin ana çatısının oluşup klasik dönemin başlamasıyla hadislerin tedvîn, tasnif ve tahlil sürecinin büyük ölçüde tamamlanmasının aynı zaman diliminde kesişmesinin yol açabileceği çatışmayı giderme ve mezhep içinde yenileşmeci ve bağımsız ictihad faaliyetiyle değil mezhebin klasik çizgisi çevresinde bir çözüm arama çabasını ifade eder. Hanefî mezhebinin Suriye’de yayılışını bölgede Selçuklu/Türk hâkimiyetinin başladığı V. (XI. ) yüzyılın ikinci yarısından başlatmak doğru olur. Bölgeye Hanefî kadıların tayin edilmesi, bazı büyük camilerde Hanefî imamlara görev yaptırılması, Hanefî fıkhının öğretimi için medrese açılması bölgede Hanefîliğin yayılışında hayli etkili olmuştur. Zengî Hükümdarı Nûreddin Mahmud Zengî 549’da (1154) Dımaşk’a girdiğinde şehirde üç Şâfiî, iki Hanbelî medresesine hanefi mezhebi karşılık dört Hanefî medresesinin bulunduğu, Nûreddin Zengî’nin Hanefî mezhebinin Suriye ve Mısır’da yayılmasında önemli hizmetlerinin olduğu, bu mezhep fıkhının öğretildiği medreselerin çoğaltılıp doğu illerinden Hanefî âlimlerin getirildiği, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin de Kahire’de Hanefî fıkhı için bir medrese açtığı, sonuçta VII. (XIII. ) yüzyılın ortalarına doğru Hanefîliğin de bu bölgede diğer iki fıkıh mezhebi ölçüsünde güçlendiği kaydedilir (Kureşî, III, 439-440; Makrîzî, II, 343; Ahmed Teymur Paşa, hanefi mezhebi s. 15; ayrıca bk. Madelung,

EN AKTİF SAYFALAR: Hanefi mezhebi

767 yılında İmam Şafi tarafından kurulan mezheptir. Şafi mezhebinin diğer mezheplerden en büyük farkı altın ve gümüşün hem erkeklere hem de kadınlara haram kılınmasıdır. Kuran'ı Kerimde altın ve gümüşü haram kılan ayetler olmamasına rağmen, İmam Şafii, içtihat yoluyla bu Türe takıların tüm Müslümanlara haram olduğu sonucuna ulaşmıştır. hanefi mezhebi Meşâyih döneminin ikinci yarısı, aynı zamanda Hanefî fıkıh doktrininin klasik döneminin başladığı bir hanefi mezhebi zaman dilimidir. Hanefî fıkhını derli toplu şekilde özetleyen ve günümüze ulaşan ilk el kitabı olan Tahâvî’nin (ö. 321/933) Gerek konuların tertibi gerekse işlenişi bakımından genel olarak mezhebin temel klasik metinlerinin esas alındığı bu türdeki eserler arasında, birkaçı dışında hemen tamamı soru-cevap şeklinde olan Osmanlı şeyhülislâmlarının fetva kitaplarının ayrı bir grup teşkil ettiğini belirtmek gerekir. Nevâzil ve fetâvâ türünde yazılan eserlerin belli başlıları şunlardır: Ebü’l-Leys es-Semerkandî, A) hanefi mezhebi Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden hanefi mezhebi daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır. Hanefî mezhebinin ortaya çıkışı ve yayılışından günümüze kadar İslâm dünyasının içtimaî ve siyasî hayatında büyük değişiklikler olmuş, yeni İslâm ülkeleri ve bölgeleri doğmuş, büyük göç hanefi mezhebi hareketleri yaşanmış, bu arada mezheplerin İslâm coğrafyası üzerindeki dağılım ve yoğunluk oranları da kısmen değişikliğe uğramıştır. Öte yandan İslâm dünyasının Sünnî kesiminde derartig yüzyıldaki İslâm hukukuna dayalı kanunlaştırmalarda, idarî ve hukukî düzenlemelerde, ekonomik ve siyasal organizasyonlarda, İslâm hukuku araştırma ve yayınlarında, genelde asırlar boyu zenginleşerek gelişen İslâm hukuk kültürü bir bütün olarak ele alındığı ve bütün fıkıh mezhepleri göz önünde bulundurulup eklektik bir yol takip edildiği için, muayyen bir fıkıh mezhebine mensubiyetin önemi daha çok ibadetler ve kısmen de ahvâl-i şahsiyye alanında sınırlı kalmaya başlamıştır. Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler. Hanefi mezhebi meselelerin çözümünde nasların yanında reye de yer vermesi, böylece naslar ile rey arasında makul denge kurmaya çalışması, istihsan metoduna sıklıkla başvurması gibi özellikleriyle hanefi mezhebi diğer mezheplerden ayrılmaktadır. Hanefî mezhebinde diğer mezheplerden farklı olarak mezhep kitaplarında, farazî fıkıh meselelerine de yer verilerek teorik fıkhın ve fıkıh biliminin metodolojisi olan fıkıh usulünün gelişmesine büyük katkı sağlanmıştır. ’si fıkıh usulünden çok Hanefî fıkhında hâkim olan bazı genel prensipleri örneklendirmeye veya benzeri birkaç çözümden hareketle bazı prensipler belirlemeye yönelik bir çaba olarak görülebileceğinden, fukaha (Hanefî) metodunun günümüze ulaşan ilk örneği Ebû Bekir el-Cessâs’ın (ö. 370/981) , s. 12-13). Öyle anlaşılıyor ki siyasî iktidarların kazâî birliği sağlama amacıyla kadı ve kādı’l-cemâaları Mâlikî mezhebinden tayin etmesi ve resmî mezhep uygulamasına gitmesi, bölgede Hanefîliğin yayılma hızının kesilmesinin ve giderek gerilemesinin temel sebebini teşkil etmiştir.

İlişkili Maddeler

Hârûnürreşîd’den itibaren Abbâsî halifelerinin kādılkudâtlık makamını ihdas edip bu makama, hilâfet merkezinin de ağırlığı bulunan ve bir bakıma Emevî dönemi Hicazhadis fıkhına alternatif teşkil Leben nach dem tod Irak fıkıh ekolüne -daha sonraki adlandırma ile Hanefî mezhebine- mensup hukukçuları tayin etmeleri, Abbâsîler’in hâkimiyet alanında özellikle Irak, İran, hanefi mezhebi Horasan ve Batı Türkistan’da bu mezhebin tanınıp yayılmasında önemli rol oynamıştır. IV. (X. ) yüzyıl Abbâsî kadılarından Ali b. Muhassin et-Tenûhî, kendi dönemine kadar çeşitli bölgelerde kadılık yapan birçok kimseden, “Ebû Hanîfe’nin ashabındandı; Ebû Hanîfe ve ashabının hanefi mezhebi mezhebi üzereydi; Republik irak ehlinin mezhebindendi” gibi ifadelerle söz eder (örnek olarak bk. Sarih icmâın kaynak değeri konusunda İslâm âlimleri arasında ciddi boyutta bir ihtilâf yoktur. Mâlikîler’e ve Şâfiîler’in çoğunluğuna aykırı olarak Hanefî usulcülerince benimsenen sükûtî icmâın delil olması teorisi, yukarıda işaret edilen gerekçelerin yanı sıra onların sarih icmâın gerçekleşmesini pratikte mümkün hanefi mezhebi görmeyip icmâ kuralına bu yolla olsun işlerlik kazandırabilme arzusu ile ve böylece dört halife döneminin hâkim zihniyet ve uygulamalarını temel alan bir yönüyle gelenekçi, bir yönüyle de hukukun amelî yönüne ağırlık veren bir hukuk mantığına sahip hanefi mezhebi olmaları ile de açıklanabilir. Öte yandan Hanefî usulünde, icmâ türlerinin kaynak değeri itibariyle kendi arasında hiyerarşik bir sıralamaya tâbi tutulup sahâbe icmâının kat‘î delil, sonrakilerin icmâının meşhur veya hanefi mezhebi âhâd sünnet hükmünde görülmesi, hatta icmâın nakil şartları açısından sünnette olduğu gibi bir hanefi mezhebi tasnife tâbi tutulması ve icmâın âhâd yolla nakledilmesi halinde kaynak gücünün zaafiyete uğrayacağı tezi de gündeme getirilir (Pezdevî, III, 261; Bir sahâbînin görüşü sahâbe arasında yaygınlık kazanmış ve aksine bir görüş ortaya çıkmamışsa Hanefîler’in çoğunluğu bunu şer‘î hüccet ve bir nevi icmâ sayar. Bir sahâbînin sahâbe arasında değil tâbiîn döneminde yaygınlık kazanmış sözü eğer re’y ve ictihad ile kavranamayacak bir konuda ise, bunun Hz. Peygamber’den duyulan bir bilgiye dayanmış olması ihtimaline binaen cumhur gibi Hanefîler tarafından da delil alınır ( “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret hanefi mezhebi (hac) etmendir” , s. 125 vd. ). Nizâmülmülk zamanında söz konusu tutumun Şâfiîlik lehine bir hayli yumuşamış olması gibi bazı ara dönemler istisna edilirse bu politikanın Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları zamanında ana hatlarıyla devam ettiği, kadıların Hanefî mezhebinden tayin edilmesinin ve mahkemelerde ağırlıklı olarak Hanefî fıkhının uygulanmasının bu devletlerin ve bunların devamı olan Osmanlı Devleti’nin genel siyaseti olduğu görülür. Ancak Selçuklu döneminde ve Osmanlılar’ın ilk zamanlarında kadı beratlarında hükümlerin Hanefî mezhebine hanefi mezhebi göre verilmesi yönünde açık bir kayda rastlanmamaktadır. Anadolu ve Rumeli’deki Osmanlı mahkemelerinde, XVI. yüzyıla gelinceye kadar hukukî birlik ve istikrarı sağlayabilmek için ağırlıklı olarak Hanefî mezhebi uygulanmış, sosyal ihtiyacın ve hakkaniyet hukukunun gerektirdiği bazı durumlarda ise zaman hanefi mezhebi zaman diğer mezheplerin görüşlerinden de faydalanılmıştır. Ancak bu faydalanmanın sınırlı olduğunu ve davacıların mahkemede dört hanefi mezhebi mezhepten dilediklerini seçme haklarının bulunmadığını ilâve etmek gerekir (Aydın, s. 111-112). İlk dönem Hanefî fakihlerinden itibaren temizlik ve ibadetlerden miras hukukuna (ferâiz) kadar fıkhın bütün alanlarını kapsayan hacimli veya muhtasar fakat sistematik eserlerin yanı sıra yargılama hukuku (edebü’l-kādî), şürût ve sicillât, vakıf, ferâiz, siyer, haraç gibi çoğu fıkhın uygulama ile yakından ilgili alanlarında müstakil eserlerin telif edilmiş olmasının da Hanefî fıkıh doktrininin gelişmesine katkısı büyüktür. Bu Türe eserler, hem hukukun belirli alanlarında tarih içinde ortaya çıkan uygulama örneklerini hem de konu etrafında oluşan ayrıntılı doktrinel görüş ve tartışmaları vermesi itibariyle önemlidir. Örneklerine genelde ilk dönemlerde rastlanılan nevâzil ve vâkıât türü eserlerle daha çok orta ve ileri dönemlerde bolca derlenen veya telif edilen fetva kitapları, fıkhî meselelere farklı bölge fakihlerince getirilen farklı yorum ve çözüm örneklerini içermesi ve Hanefî fıkhının mezhep içi zenginliğini göstermesi itibariyle dikkat çeker. Ebû Hanîfe’nin bir defasında, etrafında yer alan öğrencilerinden hanefi mezhebi yirmi sekizini kadılık yapabilecek, bunlar arasında altısını da fetva verebilecek kimseler olarak takdim ettiği rivayet edilmekte (Hüseyin b. Ali es-Saymerî, s. 152), Ebû Yûsuf’un on altı yıl süren kadılık ve kādılkudâtlığından başka Ebû Hanîfe’nin hanefi mezhebi birkaçı hanefi mezhebi hariç hanefi mezhebi hemen hemen bütün öğrencilerinin o günkü İslâm coğrafyasının değişik bölge ve merkezlerinde kadılık yaptığı bilinmektedir. hanefi mezhebi Meselâ İmam Züfer’in Basra, hanefi mezhebi Nûh b. Ebû Meryem’in Merv, Kāsım b. Ma‘n ve Nûh b. Derrâc’ın Kûfe, Yahyâ b. Zekeriyyâ’nın Medâin, İmam Muhammed’in Rakka, Rey ve Horasan, Hafs b. Gıyâs’ın Bağdat ve Kûfe, Esed b. Amr el-Becelî’nin Vâsıt ve Bağdat, Hasan b. Ziyâd’ın Kûfe, İsmâil b. Hammâd’ın Bağdat, Basra ve Rakka, Ömer b. Meymûn ve Ebû Mutî‘ el-Belhî’nin Belh kadılığı yaptığı, sonraki nesil fakihlerin de aynı şekilde kadı, kazasker ve kādılkudât olarak görev aldıkları kaydedilir. Fıkıh mezheplerinin gelişme ve yayılma sürecinde Hanefîliğin belki de en az tanındığı ve yayıldığı yer Kuzey Afrika ve Endülüs olmuştur. Makdisî Endülüs’te sadece Mâlikî mezhebinin bulunduğunu, Hanefî ve Şâfiîler’in buradan uzaklaştırıldığını, Mısır’a kadar Kuzey Afrika’da ise İmam Şâfiî’nin tanınmayıp sadece İmam Mâlik ve Ebû Hanîfe’nin bilindiğini, Sicilya halkının da çoğunun Hanefî olduğunu belirtir (

Hanefi mezhebi, GÜNCEL HABERLER

Die Top Favoriten - Suchen Sie auf dieser Seite die Hanefi mezhebi Ihrer Träume

, s. 180, 379), Hûzistan, Sicistan, Rey, Taberistan, Fars, Kirman hanefi mezhebi gibi bölgelerde ise özellikle Şâfiî-Zâhirî mezhebiyle, yer yer de ehl-i hadîs ve Hanbelî ekolüyle dengeli bir dağılım gösterdiği, Hanefîliğin bunlardan özellikle Türk bölgelerinde daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır ( Doğrudan hanefi mezhebi vahye dayanması ve tevâtüren hanefi mezhebi nakledilmesi sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’in kaynağına aidiyetinde ve metninde şüphe bulunmadığı gibi birinci derecede dinî bilgi ve hüküm kaynağı olduğunda da fakihler arasında görüş birliği vardır. Kur’an’ın tanımı, metni ve mânası etrafında yer alan fıkhî tartışmalar çok sınırlıdır. İlk Hanefî imamlarının, Arapça telaffuza güç yetiremeyen kimsenin namazda Fâtiha’nın meâlini okuyabileceğini söylemeleri, özellikle de Ebû Hanîfe’nin bu konuda oldukça müsamahalı davranması, sonraki dönem Hanefî usulcülerinin Ebû Hanîfe’ye göre Kur’an’ın asıl rüknünün mânası olduğu, lafzının ise (nazım) mânanın ayrılmaz bir parçası sayılmadığı şeklinde bir yorum yapmalarına yol açmış ve bu anlayışı destekleyen birtakım deliller ileri sürülmüştür. Ebû Hanîfe’nin bu ictihadının genel bir Kur’an tanımı vermeyi değil sadece namazda Fâtiha’nın okunmasıyla ilgili olarak belli durumdaki kişilere geçici bir kolaylık getirmeyi hedeflediği, ancak fukaha usulündeki yaygın tümevarım metodu işletildiği için Ebû Hanîfe’nin ictihadından böyle bir yorum ve tanıma gidildiği söylenebilir. Türkiye'den ve Dünya’dan derartig dakika haberler, köşe yazıları, magazinden siyasete, spordan seyahate bütün konuların tek adresi milliyet. com. tr; Milliyet. com. tr haber içerikleri izin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez, kanuna aykırı ve izinsiz olarak kopyalanamaz, başka yerde yayınlanamaz. Ebû Hanîfe’nin birçok ictihadının bu ilkelerle irtibatlandırılması ve açıklanması mümkün olup bu ve benzeri ilkeler, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed dahil diğer Hanefî müctehidlerince de büyük ölçüde korunmuştur. Ancak daha başka ilkelerin ve usul kurallarının da gözetilmesi sebebiyle mezhepte bu sayılan esaslarla açıklanamayacak ictihadların varlığı, daha doğrusu hanefi mezhebi bu esasların katı bir geçerliliğe hanefi mezhebi sahip bulunmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Öte yandan İslâm hukuku bir yönüyle naklî delile yani nassa dayanmakla ve nasların anlaşılmasında lafız unsuru bütün fakihler arasında ortak bir bağ ve asgari bir mutabakat zemini oluşturmakla birlikte fakihlere veya fıkıh mezheplerine izâfe edilebilecek prensip ve amaçlar, onların hem bu lafızları anlamalarında hem de nasların herhangi bir düzenleme getirmediği alanları re’y ve ictihadla doldurma faaliyetlerinde etkili olan öncelikler ve farklılıklar anlamını taşır. Olmuştur. Hanefî mezhebinin esaslarını tedvînde, toplum hayatına uygulanmasında ve dünyaya yayılmasında onun payı büyüktür. Fleck ve vergi nizamı ile ilgili “Kitâbu’l-Harâc” isimli eseri Türkçe’ye çevrilmiştir. ’unun devletin bir nevi yarı resmî hukuk külliyatı olarak rağbet görmesi yanında, bu dönemin fetva kitapları ve günümüze intikal Leben nach dem tod şer‘î mahkeme sicilleri, hem geleneksel mezhep doktrininin farklı muhit ve şartlarda hangi alanlarda ve ne ölçüde değişebileceğini, hem de taklit zihniyetinin ve mezhepçiliğin hukukî hayatta yol açtığı tıkanıklığı göstermesi bakımından önem taşır. Hanefîler’in, haber-i vâhidin kitaba ve mâruf sünnete aykırı olmaması ilkesinin bir parçası olarak hadislerin Kur’an’a arzedilmesine ayrı bir önem vermeleri, birçok fıkhî ve usulî tartışmayı da beraberinde getirmiş olmakla birlikte hadislerle Kur’an hanefi mezhebi arasındaki uyum ve bütünlüğü koruma ve hadislere Kur’an’ın genel çerçevesi içinde bir anlam ve yürürlük kazandırma gibi bir hanefi mezhebi rol üstlenmiştir. , Hammâd b. Ebû Süleyman'ın vefatı üzerine onun kürsüsüne hanefi mezhebi geçti ve ders vermeye başladı. hanefi mezhebi Takvâ sahibi, zeki, konulara hâkim ve bildiklerini tatlı dil, güleryüz ve özlü ifadelerle anlatan iyi bir üstat olduğu kısa zamanda duyuldu ve çok geçmeden ders halkası dönemin ileri gelen ilim erbabının katıldığı ve fıkhî meselelerin ve çözümlerinin derinlemesine tartışıldığı ileri düzey bir fıkıh akademisine dönüştü. Kırk yaşlarında başlamış olduğu bu öğretim hayatına otuz sene kadar devam etti. Onun ders halkalarında yetişen talebelerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan kırk kadarının ictihad derecesine vardığı nakledilir. Kur’an ve Sünnet lafızlarının mânaya delâlet yollarını Hanefîler ibare, işaret, delâlet ve iktizâ şeklinde dörtlü ayırım içinde ele alırken cumhur, lafzın delâletini önce mantûkun delâleti - mefhumun delâleti şeklinde iki ana bölüme ayırır; sonra da ibare, işaret, ima ve iktizânın delâletini mantûkun delâleti kapsamında, mefhumün delâletini de mefhûmü’l-muvâfaka (bu Hanefîler’deki nassın delâletine tekabül eder) ve mefhûmü’l-muhâlefe şeklinde ikili ayırım içinde inceler. Hangi Türe delâletin diğerinden daha kuvvetli olduğu mezhepler arasında tartışmalı olup delâletler arasındaki kuvvet farklılığının pratik sonucu teâruz halinde ortaya çıkar. hanefi mezhebi Meselâ Hanefîler, işaretin delâletini nassın delâletinden üstün tuttukları için Packung adam öldürme fiilinde aslî cezaya ilâve olarak ayrıca kefâretin gerekli olmadığı görüşündedirler. Hanefîler mefhûm-i muhâlifi delil almayı fâsid istidlâl sayar ve mefhûm-i muhâlifle kural olarak amel edilmeyeceği, cumhur ise edileceği görüşünü benimser. Bununla birlikte herbei iki grubun da bu kurallarını mutlak olarak uygulamadığı, diğer bir ifadeyle herbei mezhebin doktrininde bu kuralın dışında kalan ictihadların bulunduğu bilinmektedir. Meselâ Hanefî usulünde muktezânın umum ifade etmeyeceği, işaretin delâletinin nassın delâletinden üstün tutulduğu, hatta mefhûm-i muhâlifle amel edilmeyeceği gibi kurallar daha çok sonraki dönem Hanefî usulcülerinin, mezhep imamlarına ait ictihadları temellendirme ve metodolojik açıklamaya kavuşturma gayretiyle açıklanabilir. Diğer mezheplerde de aynı sürecin yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Bu kuralların, bazan mezhebin bir iki örnek ictihadını izaha imkân verirken daha fazla örneğin kural dışında kaldığı da görülebilir. Hanefî fıkhının Kâsânî ve Mergīnânî ile hemen hemen klasik gelişmesini tamamladığı, mezhep doktrininin, mezhepte yerleşik ve aykırı görüşlerin değerlendirilmesiyle ilgili istikrarlı bir çizginin ve ilmî bir geleneğin bu döneme kadar belirginleştiği, daha sonraki dönemlerde ise hanefi mezhebi geniş bir coğrafyada ve dört beş asırlık uzun bir zaman diliminde oluşan bu mezhep Lehre ve kültürünün ihtisar, şerh, hâşiye, nazım türü çalışmalara konu edilip ihtiyaç oranında işlenmeye ve zaman zaman yeniden ifade edilmeye çalışıldığı söylenebilir. İki grup arasında bir metot karşılaştırması yapmak gerekirse, çok genel ve katı bir kural olmamakla birlikte, Hanefîler’in fer‘î ve münferit çözümlerden hareketle asla ve asıllara, kelâmcıların ise belirlenmiş asıllardan fer‘î çözümlere yöneldiği, birinci ekolde re’yin, genel hukuk mantığı ve kavrayışının, ikinci ekolde ise lafızlardan hüküm istinbatının öncelik taşıdığı söylenebilir. Ne Voltampere reaktiv ki Hanefîler’in sonraki dönemlerinde fürû usulün yerine geçip usul dinamizmini yitirmiş, naslar aslî kaynak, önceki ictihadlardan faydalanma tâli kaynak olması gerekirken Glasweizen tersine dönmüş, sonraki asırlarda ictihad değil tahrîc, yani mezhepte mevcut hükümlerden elde edilen kural ve varsayımların yeni olaylara tatbiki ameliyesi geliştirilmiştir. F) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a. g. e., I, 27, 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb, 1361 Kahire, s. 152-154). II. (VIII. ) yüzyıl Republik irak fıkhı içinde Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin görüşlerinin yanı sıra Osman el-Bettî, İbn Şübrüme, İbn Ebû hanefi mezhebi Leylâ gibi çağdaşı fakihlerin görüşleri de yer almakla birlikte bu dönemde oluşan fıkhî birikimin ileriki dönemlerde Ebû Hanîfe’ye nisbet edilmesinin bir diğer sebebi, Ebû Hanîfe’nin hem akranları arasında ve öğrencileri katında üstat olması, hem de görüşlerinin bu fıkıh Lehre ve geleneği içinde gerek keyfiyet gerekse kemiyet itibariyle ağırlık taşımasıdır.

BENZER SORULAR

Hanefi mezhebi - Der Testsieger

Kaynaklar Ebû Hanîfe’nin hüküm istinbatında hanefi mezhebi kitap, sünnet, sahâbe icmâı veya sahâbe kavli sıralamasına uyduğunu, tâbiîn fetvası ile kendini bağlı saymadığını, bu üç delilin boş bıraktığı alanlarda kıyas, istihsan, örf gibi metot ve delillerle hareket ettiğini belirtir (Hüseyin b. Ali es-Saymerî, s. 10; Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, s. 79-80). Esasen şer‘î deliller arası öncelik sıralaması, adlandırma ve kabul edilebilirlik yönlerinden Hanefî mezhebiyle diğer fıkıh mezhepleri arasında ciddi bir görüş farklılığı yoktur. Fakihler ve fıkıh mezhepleri arasındaki görüş farklılığı şer‘î delillerden hüküm çıkarma usulünde, diğer bir ifadeyle nasları anlama metodolojisinde düğümlenmektedir. Birinci ve en üst delil olan kitabın ve ikinci delil olan sünnetin lafızlarının hükme delâleti, bu iki delil arası ilişki, diğer delillerin Kitap ve Sünnet’le bağlantıları ve kendi aralarındaki önem dereceleri, deliller arası çatışmada öncelik verilecek çözüm yolları gibi usulün birçok meselesinde Hanefî fakihlerinin farklı bir yaklaşım içinde oldukları, hatta çok yerde diğer fıkıh mezheplerine karşı ayrı bir cephe oluşturdukları görülür. Itibar etmiş ve kendi görüşlerini yazdırmamaya özen göstermiştir. Ancak belli başı bazı hususları vardır. Bu hususlar da hadisler çerçevesinde şekillenmiştir. Mezhebin hiyerarşisi öncelikle Kuran'ı Kerim olarak kabul edilmiştir. Bu noktada ikinci halkada hadis en derartig olarak da sahabe görüşleri vardır. hanefi mezhebi Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkanstaat Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Hanefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd. ). Öyle anlaşılıyor ki fakihlerin farklı görüş ve yaklaşımlarının geniş bir yelpaze oluşturduğu, gerek ibadetler ve özel hukuk gerekse kamu hukuku alanında sübjektif ve kişisel tercihleri ön plana çıkardığı ilk yüzyıllarda hukukî istikrar ve güven ortamına duyulan ihtiyaç kendiliğinden nasıl ekolleşmeye yol açmışsa aynı şekilde ileriki yüzyıllarda mezheplerin içinde benzeri bir gelişme yaşanmaya başlanmış; geniş bir coğrafyaya yayılarak birbirinden oldukça farklı metot, görüş ve yorumlarla hayli zenginleşen mezhep doktrininin derlenip toparlanması, delillendirilerek ve belirli bir metodolojiye oturtularak güçlendirilmesi ve mezhep temelinde bir istikrar çizgisinin oluşturulması ihtiyacı hissedilmiştir. Meselâ Hanefî mezhebi içinde İmam Muhammed’in zâhirü’r-rivâye eserlerinden Tahâvî ve Kudûrî’nin , I, hanefi mezhebi 292). Ancak kelimenin bu terim anlamını sonradan kazandığı, Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin meşhur ve mâruf sünnet tabiriyle, sözlük anlamına da uygun şekilde bir rivayetin birçok kimse tarafından bilinir olmasını kastettikleri anlaşılmaktadır (Ebû Yûsuf, s. 38, 49; Şeybânî, II, 672-673). Hanefîler’in genel kabulüne göre meşhur sünnet, kesin bilgi ifade etmemekle birlikte kesine yakın bilgi veya tatmin edici bilgi sağlar. Fakat bu nitelendirme ve mütevâtir-meşhur ayırımı, Îsâ b. Ebân’dan rivayet edilen üçlü tasnifte de ifade edildiği gibi daha çok uhrevî ve dinî sorumluluk açısından önem taşır ve mütevâtirin inkârının dalâlete, hanefi mezhebi meşhurun inkârının günaha, âhâdın ise sadece hataya götüreceği söylenebilir ( Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim hanefi mezhebi kimsenin re'yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî hanefi mezhebi ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini hanefi mezhebi kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. yetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her an'ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir hanefi mezhebi ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur. , I, 61). Onun bu şartı ileri sürmesi, hem öteden beri devam edegelen ilmî geleneği koruma hem de bu ilim meclisini ictihad şûrası şeklinde düzenleme arzusunu gösterir. Öte yandan daha önce tek bir halkadan ibaret olan meclise yeni halkalar da ilâve ederek hanefi mezhebi fıkıh araştırma ve eğitimini amaç ve muhteva bakımından zenginleştirmiştir. Fıkıhta Şafi mezhebine yakınlık gösterirken hadiste Hanefi mezhebiyle uyum içindedir. Diğer mezheplerden ayrılır çok yönü bulunmamaktadır. Usul ve işleyiş hemen hemen aynıdır. Zayıf dahi olsa hadis ve sünnetler ön plana çıkmış yaşayışta bunlar temel alınmıştır. Sünnetler hususunda Kuran ve sahabe hanefi mezhebi görüşleri ön plana çıkmıştır. Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, hanefi mezhebi fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam, 171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, I, 47). İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a, ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu hanefi mezhebi temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf hanefi mezhebi sebebiyle istihsan hanefi mezhebi çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a. g. e., I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. hanefi mezhebi 263-273).

Hanefi mezhebi, İslam dini içerisinde sünni fıkıh mezheplerinden birisini oluşturmaktadır. Hanefi mezhebi ismini kurucusundan almış bir mezheptir. Hanefi mezhebi, 4 sünni mezhebinin en fazla hanefi mezhebi nüfusa sahip olan mezheplerinden birisidir. İslam aleminin yaklaşık %60'ı hanefi mezhebinden gelmektedir. Sizler için Hanefi mezhebinin tüm özelliklerini ve detaylarını derledik. | Hanefi mezhebi

Alle Hanefi mezhebi auf einen Blick

Fıkıh usulü tarihinden söz Leben nach dem tod çağdaş müellifler, fıkıh usulünün özellikle ilk dönemlerde kelâmcılar metodu ve fakihler metodu şeklinde iki metotla tedvin edildiğini belirtirler. Buna göre genelde Şâfiî ve kısmen de hanefi mezhebi Mâlikî fakihlerinin takip ettiği kelâmcılar metodunda usul kuralları, mezhepte yerleşik fıkhî görüş ve çözüm örneklerinden bağımsız olarak mevcut deliller ve hukukî-mantıkî muhakeme ışığında tedvin edilmiş, usul kuralları bir bakıma fürûa hâkim olup ona yön vermiştir. Fukaha veya Hanefiyye metodu denilen ikinci usulün özelliği hanefi mezhebi ise mezhep imamlarının ictihad ederken takip ettiğine kanaat getirilen usul kurallarının tesbit edilmesi, mezhepte mevcut fıkhî görüş ve çözümlere uygun bir usulün geliştirilmesi şeklinde özetlenebilir. Bunun sebebi olarak ilk Hanefî imamlarından derli toplu bir usul kuralları koleksiyonu yerine sadece çok sayıda ve çeşitli fıkhî meselelere ait çözümlerle bunlar arasına serpiştirilmiş hanefi mezhebi bazı usul kurallarının bırakılmış olması gösterilir. Bu durumda sonraki dönem Hanefî fakihleri bu çözüm örneklerini dikkatlice inceleyip benzer olaylara getirilen çözümler arasındaki ortak bağı ve hanefi mezhebi mezhep imamının bu ameliye esnasında esas aldığı ilke ve metodu bulmaya çalışmışlardır. Böylece hem mezhebin ilk müctehidlerinden nakledilen görüşleri birbiriyle irtibatlandırma, destekleme ve savunma, hem de aynı ilke ve metodu işleterek yeni meselelere çözüm üretme, mezhep doktrininin canlılık ve bütünlüğünü sağlama imkânı elde etmişlerdir. Bu metot, mezhep imamlarından nakledilen görüşleri bir temele dayandırıp delillendirme, bu çizgide bir usul kuralı üretme ve kural dışı kalan çözümleri açıklayan yeni hanefi mezhebi kurallar geliştirme şeklinde bir faaliyeti bünyesinde barındırır. Bu sebeple Hanefî mezhebinde fürû, hem kronolojik olarak hem de usulü belirleyici olması yönüyle kayda değer bir öncelik ve ağırlık taşır. Hanefî fakihlerinin zaman zaman usul ile fürû eserleri arasında çelişki görüldüğünde fürû eserlerinin esas alınması gerektiğini söylemeleri bu anlamdadır. Öte yandan Hanefî fıkhında fürûun bu anlamda bir önceliğe sahip bulunmasının, bazı olumsuz sonuçları da bulunmakla birlikte Hanefî fıkhına, özellikle ilk dönemde toplumun gidişatını ve değişen şartları yakından izleyip her olayı katı bir kuralcılıkla değil kendi şart ve mantığı içinde çözme şeklinde bir esneklik kazandırdığı, fakat bunun ileriki dönemlerde fürûa dayanarak hüküm çıkarma (tahrîc) hanefi mezhebi ve bunu yapamayanların (mukallitler) fürûu nakletme faaliyetleri sebebiyle katı kuralcılığa dönüştüğü göz ardı edilmemelidir. , I, 313-314). Hanefîler’in benimsediği bu prensip onların, ihtilâfın asgari müştereğini bir nevi icmâ sayıp sükûtî icmâı da delil kabul etmeleriyle ve her zaman için İslâm âlimleri arasında doğruyu bulmuş bir görüşün bulunmasının zaruriliği teorisiyle yakından bağlantılıdır (Dönmez, s. 31-32). Öte yandan sahâbenin ihtilâfındaki ortak paydanın, onların tek bir görüş üzerindeki ittifakı ile aynı kaynak gücüne sahip olmadığı gibi hanefi mezhebi bu gücün tâbiîn ve sonraki kuşağın ihtilâfı halinde iyice azaldığı ve Hanefîler arasında tartışma konusu olduğu görülür. Usulcüler, Kur’an ve Sünnet lafızlarının ifade ettiği mânayı tesbit edebilmek için, dil ve mantık kurallarının ve dönemlerine kadar zenginleşerek gelen fıkıh kültür ve doktrininin de yardımıyla lafzı çeşitli açılardan birtakım adlandırma ve ayırımlara tâbi tutarlar. Meselâ Hanefî usulcüleri lafzı vazolunduğu mâna itibariyle hâs, âm, müşterek ve müevvel şeklinde dörtlü ayırım içinde inceler; mutlak-mukayyed, Emir ve nehiy konularını da has lafzın kısımları olarak ele alırlar. , s. 311, 336, 339, 356-357, hanefi mezhebi 359, 365, 391, 395, 415, 439, 441, 468-469, 481). İbn Haldûn da döneminde (VIII. /XIV. yüzyıl) Hanefîliğin Republik hanefi mezhebi irak, Hint, Çin, Mâverâünnehir ve İran’da yaygın olduğu hanefi mezhebi bilgisini vermekle birlikte ( İslâm toplumunda orta seviyedeki bir ferdin ictihad derecesinde bilgi elde etme ve üretme, amelî hayatını da bu bilgilerle yönlendirme imkânına sahip olması nazarî olarak mümkün görünse bile fiiliyatta toplumun büyük bir kesiminin ibadetlerinde, özel hayatlarında ve ikili ilişkilerinde herhangi bir fıkıh mezhebine göre hareket etme ihtiyacı içinde bulunduğu açıktır. Öte yandan yargılama ve uygulamada birliği sağlayabilmek amacıyla İslâm devletlerinin tarihî süreç içinde, bir bakıma kanunlaştırma sayılabilecek resmî mezhep uygulamasına gitmek zorunda kaldıkları, ayrıca hukukî düşünce ve çözüm üretmede ekolleşmenin ve belirli bir gelenek oluşturmanın faydası da bilinmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu tabii ihtiyaç ve yöneliş, hem fert ve toplum planında fıkıh mezheplerinin hayatiyet kaynağı olmuş, hem de fıkıh mezheplerinin gelişim yönünü ve seyrini belirlemiştir. Yukarıda sözü edilen zâhirî sebeplerin sonuç vermesi de bunu hazırlayan ve kolaylaştıran bu tabii ortamla açıklanmalıdır. Bu ortamın bütün fıkıh mezhepleri için genel ve kural olarak eşit bir imkân oluşturduğu söylenebilirse de her mezhebin ancak kendi bünyesine uygun bir zeminde gelişebileceği, bundan dolayı fıkıh ekolleriyle sosyal ve toplumsal çevre arasında belli ölçüde bir bağın kurulması gerektiği de inkâr edilemez. İcmâ konusundaki teorinin İmam Şâfiî döneminde dahi netleşmediği ve icmâın teknik bir terim olarak yerleşmediği göz önünde bulundurulursa, ilk Hanefî müctehidlerinden icmâ hakkında açık bir görüşün nakledilmemiş olması fazla yadırganmaz (Dönmez, s. 61). Bu sebeple icmâ kavramıyla ilgili tanım ve tartışmaların ilk birkaç nesil Hanefî fakihleri döneminde ileri bir safhada bulunmadığı, sadece mezhep usul ve doktrininin belirginleştiği ileri dönemlerde bu konuda yapılan tartışma ve tercihlere ışık tutacak seviyede ve toplumda genel kabul görmüş çizgiyi koruma ölçüsünde bir yaklaşımın mevcut olduğu görülür. Esasen râşid halifelerin veya sahâbenin icmâına atfedilen değer veya sahâbenin ihtilâfı halinde onun dışına çıkılmaması ilkesi temelde onların taşıdığı amelî değerden kaynaklanmaktadır. Hanbeli mezhebi, Emevi ve Abbasi döneminde Republik irak bölgesinde Ahmet bin Hanbeli tarafından kurulmuştur. Ahmet bin Hanbeli, Kuran'ı hıfz etmiş hanefi mezhebi büyük alim zatlardan biridir. Ayrıca küçük yaşlarda ilmini Bağdatlı alimlerden almıştır. Bu sebeple grameri çok iyi öğrenmiş ayrıca hadis ve tefsiri çözmüştür. Hadis ilminde kendisini fazlasıyla geliştirmiştir. Hanefîler, mütevâtir olmayan (şâz) kıraatlerin Kur’an’dan sayılmayacağı ve Kur’an tilâveti olarak okunamayacağı konusunda diğer fakihlerle görüş hanefi mezhebi birliği içindedir. hanefi mezhebi Bununla birlikte sahâbîler tarafından kaydedilen şâz kıraatlerin Hz. Peygamber’in yaptığı bir açıklama hanefi mezhebi olma ihtimalinin çok kuvvetli olduğu, bu sebeple de hüküm istinbatında bu kıraatlere dayanılabileceği görüşündedirler. Bu teorik tartışmanın, yemin kefâreti orucunun peş peşe tutulmasının gerekip gerekmediği gibi birkaç konu dışında pratik bir sonucu bulunmamaktadır. Hanefî fıkhında fertlerin temel hak ve hürriyetlerinin korunmasına ayrı bir önem verildiği, çatışma halinde kişilik haklarının ön planda tutulduğu, bu anlayışın özellikle Ebû Hanîfe’nin ictihadlarında çok daha baskın olduğu görülür. Mezhep literatüründe yer alan ve çoğu Ebû Hanîfe’ye ait olan, vakfın bağlayıcı değil câiz (gayr-i lâzım) akidlerden sayılması, mâliki mülkünde tasarruftan meneden tedbirlerin uygun görülmeyişi, sefihin ve borçlunun hacredilmeyeceği, yetişkin kızın velisinin izni olmadan evlenebilmesi ve nikâh akdini bizzat yapabilmesi, kadının belli dava türlerinde hâkimlik görevini üstlenebilmesi, zimmîyi öldüren müslümana kısas uygulanabileceği, zimmînin diyet miktarının müslümana eşit tutulması gibi ictihadlar bu anlayışın sonucudur. Şüpheli ve tereddütlü durumlarda hadlerin uygulanmaması da bu çerçevede düşünülebilir. Eşkıyalık suçuna devlet başkanının âyette (el-Mâide 5/33) zikredilen ceza türlerinden dilediğini verebilmesi yerine, suçun her türünün hanefi mezhebi karşılığında verilebilecek cezaların doktrinde belirlenmesinin tercih edilmesi ve siyaseten/ta‘zîren katli belirli hanefi mezhebi suç türlerine münhasır kılıp birtakım sıkı şartlara bağlamaları da Hanefî Imam ve hanefi mezhebi müctehidlerinin mevcut yöneticilere böyle bir takdir hakkı vermenin keyfî uygulamalara yol hanefi mezhebi açabileceği endişesini taşımaları ile, diğer bir ifadeyle dönemlerinde bir hayli güçlenmiş ve teşkilâtlanmış olan siyasî iktidara karşı kişilerin temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almak isteyişleriyle hanefi mezhebi açıklanabilir. Hanefî usulünde, mânaya delâletin açıklık derecesine göre lafızlar zâhir, nas, müfesser ve muhkem, kapalılık derecesine göre ise hafî, müşkil, mücmel ve müteşâbih şeklinde dört kademede incelenir. hanefi mezhebi Bu ayırımlar, daha çok deliller arası çatışmada tercih kolaylığı sağlamayı veya yapılan tercihleri açıklamayı hedefler. Kelâm metodu ile yazılan usullerde ise genelde zâhir-nas, mücmel-müteşâbih şeklindeki ikili ayırımlarla yetinilir ve bu terimlere Hanefîler’e göre daha farklı anlam yüklenir. , s. 144). Bundan hareketle, Irak’ın doğu illeri için Hicaz bölgesine geçit ve İslâm dünyası ile irtibat noktası teşkil etmesinin Hanefîliğin teşekkülünde ve doğu bölgelerinde öncelikli olarak yayılmasında ciddi ölçüde etkili olduğu söylenebilir. hanefi mezhebi

Bill Gates, 27 yılın ardından boşandığı eşi ve evlilik hakkında konuştu Hanefi mezhebi

, I, 557) Gazzâlî de dönemindeki (V. /XI. yüzyıl) mezhep münakaşalarının nüfuz kazanma, bilgili görünme, mezhep taassubu ve dünyevî menfaat elde etme gibi amaçlarla yapılışından, cedel ve hilâf ilminin bu amaçlara hizmet etmekte oluşundan uzun uzun şikâyette bulunurken ( (İbrâhim Ahmed b. Süleyman el-Ömer tarafından İmam Muhammed b. Suûd Üniversitesi’nde yüksek lisans tezi olarak neşre hazırlanmıştır, 1403/1983) adlı eserleri günümüze ulaşan bu daldaki diğer belli başlı kitaplardır. hanefi mezhebi Birçok defa basılmış (Kalküta 1234; Bombay 1279; Kahire 1282; Leknev 1876; Kazan Dreikaiserjahr; Kanpûr 1289-1290; Delhi 1306), İngilizce’ye (trc. Ch. Hamilton, London 1791, 1870) ve bazı Doğu dillerine de tercüme edilmiştir. Bu eser üzerine altmış civarında şerh ve hâşiye yazılmış olup basılan önemli şerhleri şunlardır: Celâleddin el-Kurlânî, ’ında Hanefî ve Şâfiî (mütekellimîn) metotlarını birleştirmiş, Mekke Ümmü’l-Kurâ Üniversitesi’nde Sa‘d b. Garîr tarafından doktora tezi hanefi mezhebi olarak neşre hazırlanan eser üzerine (I-II, Mekke 1405/1985) birkaç şerh yazılmıştır ( , I, 61-70) bunu kastetmektedir. Menâkıb, tabakat ve tarih literatüründe, çeşitli dönemlerde sarayda veya halka açık meclislerde fakihler arasında cereyan Leben nach dem tod fıkhî münazaralar ve mezhep taassubunun yol açtığı gruplaşmalar ve mezhepler arası mücadelelere dair örnekler çoktur. Meselâ IV. (X. ) yüzyıl müelliflerinden Makdisî, döneminde Sicistan’da Hanefîler’le Şâfiîler’in arasının gergin olduğunu, mezhep taassubu sebebiyle kan döküldüğünü, Serahs, Belh, Semerkant da dahil birçok bölgede az veya çok böyle bir gerginlik ve taassubun bulunduğunu, padişahın ve saray erkânının huzurunda mezhep içi ve mezhepler arası ilmî münazaraların sıkça yapıldığını belirtir ( Öte yandan tâbiîn döneminde re’y ve ictihad faaliyetinin, biraz da yeni coğrafyalara taşma ve yeni kültürlerle karşılaşmanın tabii sonucu olarak alabildiğince genişlemesi ve uç noktalara doğru açılma istidadı göstermesi, bu hareketin kontrol altına alınması ve belirli bir ilmî disiplin ve metoda kavuşturulması ihtiyacını doğurdu. Çünkü metodu ve ilmî geleneği bulunmayan, cürete ve tepkiye dayalı bir re’y ve yorum faaliyetinin Kur’an ve hadis merkezli geleneksel dinî bilgi ve birikimi ciddi ölçüde tehdit ve tahrif edebileceğinin, ümmet içinde kargaşa ve ayrılıklara yol açabileceğinin ipuçları vardı. Nitekim hadis mecmuaları, musannefler ve rivayet tefsirleri de dahil literatürde tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn âlimlerine izâfe edilen birçok farklı görüşe rastlanabilmekte ve bu dönemdeki ictihadlarda sonraki dönemlerde görülmeyen bir çeşitlilik ve zenginlik müşahede edilmektedir. Bu dönemde re’ye karşı “mezmum re’y” adlandırılmasıyla belli bir tepkinin oluşmasının temelinde de serbest re’y hareketinin geleneksel dinî öğretiyi ve yaşantıyı temelden değiştireceği kaygısı ve buna hanefi mezhebi karşı önlem alma çabası yatmaktadır. Bu kaygı ve çabanın, dış etkilere daha açık olan Republik irak bölgesinde tebeu’t-tâbiîn döneminden itibaren daha da artmış olması tabiidir. Bölgede hadisçilerin zayıf bir sesle de olsa temsil ettiği hadis fıkhı, genelde re’y ve yoruma kapalı özelliği sebebiyle değişen şartlar ve çözüm bekleyen meseleler karşısında yetersiz kalırken Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin temsil ettiği re’y fıkhı, geleneksel dinî öğretiyi mâkul bir yorumla geliştirip naslarla re’y arasında dengeyi kurması ve serbest re’y hareketini de belirli bir çizgiye oturtması sebebiyle döneminde ilgi odağı olmuş, sonraki dönemin âlim ve müctehidleri arasında rağbet görmüş, fıkhın bu metot ve çerçevede geliştirilmesi fikri ağırlık kazanmıştır. Ebû Hanîfe’nin amelî (fıkhî) alandaki re’y ve yorumculuğuna karşı itikadî alanda Selefîlik sayılabilecek orta ve muhafazakâr bir yol takip etmesinin de ona duyulan güveni arttırdığı söylenebilir. , I, 573). Selçuklu hâkimiyetiyle birlikte Suriye bölgesinde kurulmaya başlanan Hanefî medreselerinin Nûreddin Mahmud Zengî’nin özel himayesiyle arttığı ve doğudan getirilen Hanefî hukukçuları ile güçlendirildiği, Eyyûbîler döneminde Hanefî fıkhı öğretiminin Mısır’da hanefi mezhebi da önemli bir mesafe kaydettiği görülür. Nizâmülmülk tarafından 459’da (1067) başta Bağdat olmak üzere Basra, Musul, Herat, Belh, mül, İsfahan, Nîşâbur gibi önemli merkezlerde kurulan Nizâmiye medreseleri Eyyûbîler ve Memlükler devrinde V (XI) ve VI. (XII. ) yüzyıllarda Hicaz, Suriye, Filistin, Mısır’da, Muvahhidler’den itibaren Kuzey Afrika’da, Anadolu Selçukluları tarafından VII. (XIII. ) yüzyıldan itibaren Anadolu’da kurulan medreseler diğer dinî ilimlerin yanı sıra fıkıh öğretiminin, bu arada mezhebin bölgedeki yaygınlık derecesine uygun bir önemde Hanefî fıkhının düzenli bir şekilde eğitim ve öğretiminin yapıldığı kurumlar olmuştur. Meselâ Nuaymî, Suriye bölgesinde VI-X. (XII-XVI. ) yüzyıllarda faaliyet gösteren elli iki Hanefî medresesi hakkında bilgi hanefi mezhebi verir ( , s. 113). Mısır’daki uygulama XIX. yüzyıla kadar böyle devam etmiş, 1805’te Mehmed Ali hanefi mezhebi Paşa zamanında mahkemelerde hükümlerin Anadolu’da ve Rumeli’de olduğu gibi sadece Hanefî mezhebine göre verilmesi esası getirilmiş, bu uygulama XX. yüzyılın başına kadar sürmüştür. Selçuklu ve Osmanlılar’daki resmî mezhep uygulamasının neticede ve dolaylı olarak Hanefî mezhebinin yayılışına hizmet ettiği doğru olsa bile, bu devlet yöneticilerinin doğrudan Hanefîliği ülke genelinde yayma ve hâkim kılma gibi bir amacının bulunmadığı açıktır. Resmî mezhep uygulaması, diğer İslâm ülkelerinde görüldüğü gibi mümkün olduğu ölçüde hukukî birlik ve istikrarı sağlayabilmek için bir yöntem olarak seçilmiş ve o dönemde bir bakıma kanunlaştırma görevi Ifa etmiştir. Esasen Osmanlılar’da belli dönemlerde , s. 222). Aynı şekilde imamın meclisine otuz yıl süreyle devam Leben nach dem tod Yahyâ b. Zekeriyyâ’nın ve on yedi yıl devam Leben nach dem tod Ebû Yûsuf’un da tedvinde aktif görev aldıkları bilinmektedir (Hüseyin b. Ali es-Saymerî, s. 93, 107; Kureşî, III, 586; Bezzâzî, II, 57; M. Zâhid el-Kevserî, İslam'da Maliki, Hanefi, Hanbeli ve Şafii olmak üzere dört büyük mezhep vardır. Hanefi kelimesi hanif sözcüğünden türetilmiştir. Hanif, Allah'ın emirlerine itaat Leben nach dem tod, yasakladıklarından uzak duran, takva ehli kimse demektir.

Antalya’nın dünyaca ünlü sahilinde bayram yoğunluğu

Auf welche Faktoren Sie beim Kauf von Hanefi mezhebi Aufmerksamkeit richten sollten

hâd sünnetin kıyasla çatışması halinde hangisine öncelik verileceği konusunda Hanefî fakihleri arasında farklı iki temayülün bulunduğu bilinmektedir. İmam Muhammed’in öğrencilerinden Îsâ b. Ebân’ın önderlik ettiği bir grup, biraz da Ebû Hüreyre tarafından rivayet edilen musarrât hadisiyle (Müslim, “Büyûʿ”, 11; Ebû Dâvûd, “Büyûʿ”, 46) mezhepte amel edilmemiş oluşundan hareketle, ancak râvinin fakih olması halinde âhâd sünnetin kıyasa takdim edileceği görüşündedir. İkinci bir grup ise böyle bir şart aramaksızın kural olarak âhâd sünnetin kıyasa takdim edilmesi gerektiğini savunur. İlk dönemden hanefi mezhebi itibaren kıyasın Hanefîler arasında iki farklı anlamının bulunduğu, görüş farklılığına biraz da bu durumun yol açtığı söylenebilir. Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd’in Ebû Yûsuf’u kādılkudât olarak tayin etmesi ve bütün kadı tayinlerinde onu yetkili kılması esasen yargılamada düzen ve birliğin sağlanması, ülke genelinde hukukî istikrar ve güven ortamının kurulması yönünde atılmış ciddi bir adım olması yanında hanefi mezhebi Hanefî mezhebinin tanınmasına ve yayılmasına da hizmet etmiştir. çalışmalarını aralıksız sürdürürdü. Onun isabetli tespitler yapması, muameleleri kavrayışı ve toplum yapısını iyi tanımasında, teorik bilgilerin yanında bunları günlük hayatta uygulayan esnaf ve tüccarın arasında bulunmasının büyük payı vardır. O, dürüst muamelesi, yalan, hile ve rekabetten nefret hanefi mezhebi etmesi, güler yüzü, tatlı sohbeti ve yardım severliği ile ün yapmıştı. Az konuşur, fakat ’sinin A. Zajaczkowski tarafından yayımlanan Memlük-Kıpçak Türkçesi’yle satır arası tercümesini (Varşova 1962) Recep Toparlı Latin harfleriyle tekrar neşretmiştir (Erzurum 1987). Kâşgarî’nin meşhur muhtasarına İbrâhim el-Halebî’nin yazdığı , s. 259). Çağdaş İslâm hukukçularından Muhammed Yûsuf Mûsâ da benzeri bir ifadeyle Ebû Hanîfe’nin fıkhının ibadet ve muâmelâtta kolaylık, fakir ve zayıf tarafı gözetme, kişinin hukukî işlemlerini imkân dahilinde geçerli sayma, fertlerin hürriyetini ve kişiliğini gözetme, devlet otoritesinin devlet başkanınca temsili şeklinde beş esasa dayandığını belirtir ( , I, 292) bu anlamda olmalıdır. hâdmeşhur sünnet ayırımı, aynı zamanda Hanefî fakihlerinin Kur’an’ın genel ve mutlak ifadesiyle kısmen çatışan veya nassa ziyade hüküm getiren bir kısım sahih hadisleri esas alırken aynı nitelikte diğer bir grup hadisle amel etmeyişine de açıklık getirdiğinden sonraki dönem literatüründe sıkça kullanılan bir ölçüt olmuştur. Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife'dir. Ebu Hanife'ye, İslam için verdiği mücadeleden ötürü İmam-ı Azam, yani en büyük Vorbeter lakabı verilmiştir. Düşünceleri ve eserleriyle milyonlarca Müslüman'ı etkileyen Ebu Hanife, fıkıhta içtihat yöntemini başarıyla kullanmıştır , II, 333) bir yönüyle doğrudur. Ancak İslâm toplumunda IV-V. (X-XI. ) yüzyıla kadar fıkıh alanında bugünkü anlamda hanefi mezhebi bir mezhep ve mezhebe intisap kavramının bulunmadığı düşünülürse Ebû Yûsuf’un, aralarında bazı usul ve görüş ayrılığı olsa da Ebû Hanîfe’nin müşavere ve ilim meclisinde bulunan Republik irak fıkhına vâkıf kimseleri kadı olarak tayin ettiği, bununla da ilk planda yargılamada birlik ve istikrarı gerçekleştirmeyi amaçladığı söylenebilir. Bununla birlikte Abbâsî hilâfetinin Ebû Yûsuf’la başlattığı kādılkudâtlık uygulaması amaç itibariyle olmasa da sonuç itibariyle, özellikle de yeni fethedilen ve halkı yeni müslüman olan bölgelerde Hanefî mezhebinin tanınıp benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Hanefîliğin teşekkülü ve yayılışında kadıların oynadığı rolü, bu kişilerin mezheplerini görev bölgelerine empoze ettikleri ve bölge halkını Hanefîleştirdikleri şeklinde değil Irak fıkhının özünü ve metodolojisini iyi kavramış, re’y ve ictihadda dirayet kazanmış ve gittikleri yerlerde bu çizgide bir fıkhî düşünceyi başlatmış veya güçlendirmiş olmaları ile açıklamak daha doğru görünmektedir. Bu sebeple, meselâ Ebû Yûsuf’un sırf Kûfe fıkhının Suriye bölgesinde de bilinmesi ve yayılması amacıyla İmam Muhammed’i Rakka’ya kadı olarak önerdiği ve tayin ettirdiği şeklindeki rivayetleri (Zehebî, s. 55-56) genellemek doğru değildir. Öte yandan özellikle ileri dönemlerde kadıların bölgelere gönderilirken o bölge halkının mezhebinin göz önünde bulundurulduğu, bilhassa ahvâl-i şahsiyye ve muâmelât hukuku alanında mezhepler açısından çoğulcu bir hukuk sisteminin uygulandığı düşünülürse kadı tayinlerinin herbei zaman bir mezhebin yayılmasının sebebi olmadığı, bazan da bu yayılışın sonucu olduğu görülür. Bundan dolayı devlet başkanının belli bir mezhebe mensubiyetini ve kadıların da o mezhepten tayin edilmiş olmasını bir fıkıh mezhebinin yayılmasının temel sebebi olarak göstermek yerine bu etkiyi sınırlı ölçüde kabul etmek daha isabetlidir. Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber hanefi mezhebi şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada derartig derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen, hanefi mezhebi birbirine benzer hanefi mezhebi meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm, Nşr. A. M. Şakir Mısır (t. y. ), s. 929; el-Kevserî, Te'nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96).

Hanbelilik Mezhebi hanefi mezhebi Nedir? Kurucusu Kimdir? Hanbeli Mezhebinin Özellikleri

Ağırlığını Ebû Hanîfe ve arkadaşlarının görüşlerinin oluşturduğu Republik irak fıkhının Hanefî mezhebi olarak teşekkülünde bu ilk nesillerin tedvin faaliyeti kadar, bu fıkhın Irak ve komşu bölge âlimleri ve halkları tarafından benimsenmesinin ardından değişik mezhep sempatizanları ve müntesipleri arasında baş gösteren ilmî tartışmalarla bunun tarafları sevkettiği tedvin faaliyeti de etkili olmuştur. Bu ikinci kademe tedvin faaliyeti, Irak ekolünün müdafaasına ve bu ilim muhitinde oluşan fıkhî anlayışın metodolojisini ve gerekçelerini tesbite ağırlık verdiği için, bir taraftan insanları ictihad fikrinden uzaklaştırıp taklide yöneltme gibi olumsuz bir sonuca sahip olsa bile öte yandan mezhebin usul ve doktrininin tesbiti yönünde zengin bir malzeme teşkil etmiştir. Bu sebeple ilk birkaç neslin tedvin faaliyeti mezhebi tanıtıcı ve kuruluşunu hazırlayıcı, IV. (X. ) yüzyıldan itibaren gelişen tedvin faaliyeti de mezhebin teşekkülünü sağlayıcı ve klasik çerçevesini belirleyici bir özellik taşır. Netice itibariyle, başta Ebû Hanîfe ve ilk Hanefî imamlarının tedris ve tedvin faaliyeti, öğrencilerinin üstün gayreti ve Abbâsî Devleti’nin kādılkudâtlık ve resmî mezhep uygulaması olmak üzere birinci ve ikinci derecede etkili olan birçok sebep sonucunda Hanefî mezhebi önce Kûfe merkezli olarak Republik irak bölgesinde tanınıp teessüs etmiş, giderek Horasan, Hârizm, Batı Türkistan, Sicistan, gibt ve Bengal gibi doğu bölgelerinde ağırlıklı olarak benimsenip yayılmıştır. Kitleler halinde İslâmiyet’e girdikleri IV. (X. ) yüzyıldan itibaren Türkler arasında Hanefî mezhebinin daima hâkim mezhep konumunu koruduğu ve mezhebin Selçuklular ve Osmanlılar vasıtası ile Anadolu ve Balkanlar’a girdiği görülür. Makdisî’nin verdiği bilgilerden, Hanefîliğin IV. (X. ) yüzyılda Yemen’in San‘a ve Sa‘de bölgelerinde yaygın olduğu ( Ebû Hanîfe’nin fıkhî meseleleri çözümlerken istihsan metodunu büyük bir ustalıkla kullandığı ve bu konuda kimsenin onunla Hausbursche ölçüşemediği (Hüseyin b. Ali es-Saymerî, s. 11-12), onun bu özelliğinin birçok fakih tarafından takdir, bazı muhaliflerince de itham ve eleştiri konusu yapıldığı bilinmektedir. Hatta birçok müellifin istihsanı sadece Hanefî mezhebince bilinen ve kullanılan bir hanefi mezhebi metot olarak tanıtması, Hanefî müctehidlerinin istihsanı ilk defa telaffuz edip sıkça kullanmaları, sonraki dönem fakihlerinin ilk dönem mezhep müctehidlerine ait birçok farklı görüşü bu metotla açıklamış olmasından kaynaklanabilir. Halbuki prensip olarak istihsan kavramının Hanefîler’in yanı sıra Mâlikî ve Hanbelî doktrininde de önemli bir yer tuttuğu, diğer ekollerin muhalefetinin ise genelde adlandırmadan ibaret kaldığı ve metot olarak onlarca da değişik isim ve tarzlarda kullanıldığı söylenebilir. (baş kadı) olması ile devletin başlıca fıkıh mezhebi haline gelmiştir. Hanefî mezhebi bilhassa doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâünnehir'de büyük bir gelişme göstermiştir. Pek çok Hanefî fakihi de buralardan yetişmiştir. Abbâsî devri sona erince yayılma durmuşsa da Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bu mezhebi ülke genelinde hukukî istikrarı ve yargı birliğini sağlamak maksadıyla âdeta devletin resmî mezhebi olarak benimsemesi üzerine etki alanı yeniden genişlemiştir. Kaynaklarda doğuda Hanefîliğin, batıda ise Mâlikî mezhebinin devlet otoritesiyle yayıldığının ifade edilmesi (Ahmed Teymur Paşa, s. 9; Ali Hasan Abdülkādir, s. 293) veya Makrîzî’nin, Ebû Yûsuf’un 170 (786) yılından sonra kādılkudât olması ile birlikte sadece kendi mezhebine mensup kimseleri kadı tayin ettirdiği şeklindeki ta‘rizkâr ifadesi ( Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ hanefi mezhebi vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri hanefi mezhebi için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek derartig derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.; el-Kevserî a. g. e., I, 36 vd. ). Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit arabischer Fürst ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre hanefi mezhebi tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö. 189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; hanefi mezhebi eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. hanefi mezhebi Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı Blindwatt, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir" Usulcülerin lafız-mâna münasebetiyle ilgili olarak yaptıkları tartışmaların teorik boyutu dilin menşei, dilde kıyasın câiz olup olmadığı, lafızların sözlük ve şer‘î anlamı konularında, pratik boyutu ise âyet ve hadislerin lafızlarının tahlilleri yönünde kendini gösterir. Meselâ Hanefî usulcüleri ve ehl-i re’y, çoğunlukla dilin ilâhî değil beşerî kaynaklı olduğu görüşünü savunmuş, İmam Şâfiî’nin aksine Ebû Hanîfe lafzın örfteki kullanımını esas alıp şer‘î anlamla sözlük anlamı arasında mütereddit kalındığında ikincisini tercih etmiştir. Meselâ üvey anne ile evlenme yasağı için zifafın şart koşulmuş olmasında, nebizin haram olan içkiden (hamr) hanefi mezhebi sayılmayıp nebbâşın hırsız, lûtînin zânî kategorisinde değerlendirilmeyişinde Hanefîler’in bu anlayışının izleri açıkça görülür. Kullanımı esas almaları itibariyle Hanefîler’in bu yaklaşımı önemli bir aşama olmakla birlikte tartışmalar lafızların anlam çerçevesini pek aşmamıştır (Görmez, s. 180-181). Ancak yine de Şâfiî hanefi mezhebi usulcülerine nisbetle Hanefî usulcülerinin, lafızların mânaya delâletini sadece dil hanefi mezhebi bilgisi kurallarına bağlamayıp mantık esaslarını ve re’y anlayışlarını da devreye soktuklarını belirtmek hanefi mezhebi gerekir. Bu sebeple Hanefî usulcülerinin bazan çok lafzî görünen tartışmalarının arka planında onların hukuk anlayışlarını sezinlemek mümkün olur. Meselâ Hanefîler’in bazı edatların tertip, peşpeşelik, takip, muhayyerlik, genellik, istisna ifade edip etmediğiyle ilgili lafzî tartışmalarını böyle değerlendirmek mümkündür. hanefi mezhebi Bundan dolayı temelde dinde kolaylığın ve sadeliğin esas alınması, açık nas bulunmadan kişilere dinî mükellefiyet yüklenilmemesi gibi ilkelere dayanan fıkhî tercihlerin dış görünüşte birtakım dil bilgisi ve mantık kuralları ile açıklandığı görülür. Klasik veya müteahhirîn dönemi Hanefî fıkıh literatürüne malzeme teşkil edecek doktrinel görüşlerin ve farklı yorumların önemli bir kısmı bu meşâyih devrindeki fıkhî gelişmelerin ürünüdür. Bu dönem Hanefî fakihlerinin öncekilere nisbetle daha fazla eser telif ettikleri ve dönemin özellikle ilk neslinin yargılama hukuku (edebü’l-kādî), vakıf, şürût ve sicillât, hiyel gibi fıkhın abgewetzt dallarında ve daha çok uygulamaya ve çözümlere yönelik müstakil eserler verdikleri görülür. Bunlar arasında zamanının Bağdat Hanefî fakihi Hassâf (ö. 261/875), Mısır Kadısı Bekkâr b. Kuteybe (ö. 270/884), Şam, Bağdat ve Kûfe’de kadılık yapan Ebû Hâzim el-Kādî (ö. 292/905) sayılabilir. Yine bu dönem, mezhep imamlarından intikal Leben nach dem tod bazı görüşlerin serbestçe tartışılıp bunlara aykırı görüşlerin de ileri sürülmesi, mezhepler arası mukayeseli hukuk ilmi sayılabilecek olan hilâfiyat ve cedelin doğmaya, Hanefî fıkhının klasik eserlerinin ilk örneklerinin görülmeye başlanması ile dikkat çeker. Gerek Ebû Hanîfe’nin gerekse mezhebin ilk neslini teşkil Leben nach dem tod Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyâd gibi müctehidlerin yetiştirdiği öğrenciler özellikle Hârizm, Batı Türkistan, Horasan ve Mâverâünnehir gibi halkı yeni müslüman olmuş bölgelere giderek hocalarının görüşlerinin tanınmasında, benimsenmesinde ve yayılmasında etkin rol oynamışlardır. Meselâ Bezzâzî, Ebû Hanîfe’nin 800 civarında öğrencisinin isimlerini mensup oldukları bölge hanefi mezhebi ve şehirleri de belirterek zikreder ( ’ı telif etti. Birçok defa basılan, çeşitli Doğu ve Batı dillerinde tam ve kısmî tercümeleri bulunan eser üzerinde otuz civarında şerh vb. çalışma yapılmıştır. En yaygın şerhleri Ebû Bekir el-Haddâd’ın Tabakat müellifleri, İsmâil b. Elyesa‘ el-Kindî’nin (ö. 164/781) Mehdî-Billâh döneminde Mısır’a tayin edilen ve bölgede Ebû Hanîfe’nin görüşlerinin tanınmasını sağlayan ilk Iraklı kadı hanefi mezhebi olduğunu, halkın âşina bulunmadığı görüşlerle hüküm verdiği, meselâ hapis cezası uygulamadığı gibi gerekçelerle halifeye şikâyet edildiğini ve Mehdî tarafından azledildiğini bildirirler (Kindî, s. 371-373; Kureşî, I, 438-439). Yine Hilâlürre’y’in öğrencisi ve döneminin önde gelen Hanefî fakihlerinden Bekkâr b. Kuteybe’nin Halife Mütevekkil-Alellah tarafından 246’da (860) Mısır’a kadı tayin edildiği, İbn Semâa’nın öğrencisi ve Tahâvî’nin hocası Ebû Ca‘fer Ahmed b. Ebû İmrân’ın da Mısır’da kadılık yaptığı kaydedilir (Leknevî, hanefi mezhebi 14, 55; Hacvî, II, 91). Bu örneklerden, Abbâsîler döneminde tayin edilen Hanefî kadıların da katkısıyla Mısır’da Hanefîliğin giderek tanınıp yayıldığı anlaşılmaktadır. , müstakil olarak ve çeşitli şerh ve hâşiyeleriyle birlikte birçok defa basılmıştır (meselâ bk. Kahire 1281, 1290, 1301, 1304, 1305, 1318, 1330; Bulak 1269, 1279, 1294). Bu genel ilmihaller yanında Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Klasik ve çağdaş literatürde, “şekil bakımından hukuka uygun bir işlem vasıtasıyla yasaklanmış bir sonuca ulaşma hanefi mezhebi çabası” olarak özetlenebilecek olan hiyel ve mehâric usulünü ilk Hanefî müctehidlerinin icat ettiği ve mezhepte bu metoda sıkça başvurulduğu yönünde yaygın bir iddia ve kanaat mevcuttur. Bu kanaatin oluşmasına biraz da menâkıb kitaplarında Ebû Hanîfe’nin ince anlayışına ve zekâ kıvraklığına örnek olarak zikredilen bazı görüşlerin ve hukukî çözümlerin kanuna karşı hile gibi değerlendirilmiş olması, mevsuk bir isnat olmamakla birlikte Hanefî imamlara hiyelle ilgili eserler veya birçok çözüm örnekleri nisbet edilmesi, müellifi bilinen ilk hiyel kitabının Hanefî fakihi Hassâf’a ait oluşu, mezhep içinde orta ve ileri dönemlerde hiyeli câiz görüp hanefi mezhebi bolca kullanmasıyla ün salmış fakihlerin bulunması gibi durumlar yol açmıştır. Ebû Hanîfe’nin, Ebû hanefi mezhebi Yûsuf ve İmam Muhammed’in şeklen hukuka uygun da olsa dolaylı yoldan harama ulaşmak veya bir farzı ıskat etmek için hileye başvurulmasını açıkça tenkit ettikleri, mezhep doktrininde bu görüşün hâkim bulunduğu, Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen hilelerin çoğunun yemin ve talâk konusunda olduğu düşünülürse Hanefî fıkhında kişileri meşrû yolla meşrû neticelere ulaştıran, günaha girmekten koruyan, darlık ve sıkıntıdan hanefi mezhebi kurtaran hukukî çözümlerin câiz görüldüğü, kanuna karşı hile teşkil Leben nach dem tod, harama, bir hakkın iptaline veya bir vâcibin ıskatına yol açan hilelerin câiz görülmediği anlaşılır. Bununla birlikte Hanefî fıkıh literatüründe yer yer bu derartig grupta mütalaa edilebilecek bazı hanefi mezhebi hile örneklerine rastlanılması, mezhep müctehidlerince kural olarak kabul edilen ve sınırlı olarak kullanılan hiyel prensibinin sonraki dönemde bazı Hanefî fakihleri tarafından tahrîc usulüyle fıkhın diğer alanlarına yayılması ve ölçüsüzce kullanılması sonucudur. Hanefî mezhebine hanefi mezhebi bu konuda ağır eleştirilerin yöneltilmesine de bu derweise Türe hile örnekleri sebep olmuştur (bk.

Konya’da kilosu 350 liradan alımı yapılan kuzugöbeği hasadı başladı

Hanefi mezhebi - Die qualitativsten Hanefi mezhebi auf einen Blick

Hanefî fıkhının Republik irak gibi ilim ve ticaret yönünden canlı, İslâm dünyasının kuzeye ve doğuya açılan penceresi olması itibariyle de sosyokültürel ve etnik yönden oldukça renkli bir bölgede doğması, Irak’ın yanı sıra aynı niteliklere fazlasıyla sahip olan İran, Horasan ve Türkistan’da yayılmış ve gelişmiş bulunması, mezhep fıkhının hâkim çizgilerinin oluşmasında derartig derece etkili olmuştur. Meselâ Ebû Hanîfe’nin hayatı boyunca ticaretle meşgul olması ve ticarî hayatı yakından tanımasının, ilk nesilden itibaren Hanefî fakihlerinin büyük çoğunluğunun kadılık görevini üstlenmesinin mezhep fıkhına derin etkileri inkâr edilemez. Çok belirgin ve kesin bir özellik olmamakla birlikte Hanefî fıkhında ibadetler ve muâmelât alanında mümkün olduğu ölçüde kolaylığın tercih edildiği ve bunun biraz da dönem ve bölgenin şartlarından kaynaklandığı söylenebilir. Hanefî fıkhında muâmelât, özellikle de ticaret ve borçlar hukukunun halkın ticarî örf ve âdetleriyle ve ihtiyaçlarıyla da uyum içinde olarak bir hayli geliştiği, ticarî muamelelerde ve borç ilişkilerinde açıklık, dürüstlük ve belirliliğin bulunması şartıyla hür teşebbüsün ve serbest ticaret ortamının korunmaya çalışıldığı görülür. Hanefî fakihlerinin akidler ve ticarî ilişkilerde sıkı ve biraz da şeklî unsurlar üzerinde ısrar etmeleri bu şartları gerçekleştirmeye yöneliktir. Meselâ selem akdine konu olan malın cins, Tür, miktar, vasıf, süre ve teslim yerinin başlangıçta belirli ve bilinir olması üzerinde titizlikle durulur. Ebû Hanîfe, bu şartların tam gerçekleşmeyeceği malların selem akdine konu olmasını câiz saymaz, kumaşta da ayrıntıların belirlenmesini gerekli görür (M. Ebû Zehre, s. 365-367). Bağdat Abbâsî hilâfeti döneminde, kādılkudâtlığa Hanefî mezhebine mensup hukukçular arasından tayin yapılması geleneğinin büyük ölçüde korunduğu görülür. Meselâ Şâfiî fakihi Ebû Hâmid el-İsferâyînî’nin halife nezdinde itibar kazanması sonucu, bir ara Halife hanefi mezhebi Kādir-Billâh’ın Hanefî kādılkudât Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Ekfânî’nin yerine Şâfiî Ebü’l-Abbas Ahmed b. Muhammed el-Bârizî’yi kādılkudât olarak tayin etmesinin hanefi mezhebi hem Bağdat’ta hem de doğu illeri arasında çekişmeye ve ihtilâfa yol açtığı, bu sebeple çok sürmeden bu tayinin geri alındığı, bununla birlikte zaman zaman Şâfiî kādılkudâtların da görev yaptığı kaydedilir (Ali b. Muhassin et-Tenûhî, V, 55; Makrîzî, II, 333-334; Ahmed Teymur Paşa, s. 9-10). Şafi mezhebine göre hayvanlara dokunmak abdesti bozar. Bununla birlikte köpeği mekruh bir hayvan olarak gören bu mezhebe göre, köpeğe dokunmak haramdır. Köpeğin ayak bastığı yerler ve dokunduğu eşyalar altı kez suyla hanefi mezhebi bir kez toprakla olmak üzere toplam yedi kere yıkanmalıdır. hanefi mezhebi Hanefî fıkhının tedvininde şüphesiz ki Ebû Yûsuf’un, özellikle de İmam Muhammed’in tartışılmaz bir payı vardır ve onların eserleri Hanefî fıkhının iskeletini oluşturur. Başta İbnü’n-Nedîm olmak üzere ( Hanefî mezhebinde usul-fürû ilişkisiyle ilgili olarak hemen hemen bütün çağdaş usul müelliflerince ifade edilen bu tesbitler, ilk dönem Hanefî fakihlerinin ve mezhep imamlarının hanefi mezhebi fıkhî meseleleri herhangi bir usule bağlı olmaksızın çözümledikleri, sonraki fakihlerin ise bunlara uygun kurallar ürettikleri şeklinde bir yanlış anlamaya veya fürûun usule mutlak önceliği şeklinde katı bir iddiaya yol açmamalıdır. Çünkü bu hem diğer mezhepler hem de Hanefîler hakkında doğru olmaz. Başta Ebû Hanîfe olmak üzere ilk nesil Hanefî müctehidleri naslardan hüküm çıkarırken ve fıkhî meselelere çözüm ararken bazı temel tercihlerde bulunmuşlar, hanefi mezhebi birtakım ilke ve metotlara bağlı kalmışlar, birçok konuda ürettikleri çözümler ve getirdikleri yorumlar arasındaki bütünlük ve tutarlılığı da ancak böyle bir metodoloji ile koruyabilmişlerdir. Esasen Hz. Peygamber devrinden itibaren bütün müctehidlerin çözümleyecekleri hukukî olaylarda bir delile dayanma titizliği gösterdikleri, delillerden hüküm çıkarırken ve meselelere çözüm üretirken birtakım prensiplere bağlı kaldıkları, bazı ilke ve amaçlara öncelik verdikleri açıktır. Fakat Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in eserleri de dahil ilk tedvin edilen fıkıh kitaplarında müctehidlere ait hüküm ve fetvalar aktarılırken hangi usulün takip edilip ne gibi ilkelerin esas alındığına ve o konuda mevcut nasların nasıl değerlendirildiğine hemen hanefi mezhebi hemen hiç yer verilmeyip sadece hangi meselede hangi müctehidin ne görüşte olduğu ve varsa delil aldığı âyet ve hadisin zikredilmesiyle yetinilir. hanefi mezhebi Literatürde sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn nesli fakihlerinin fetvalarının da aynı şekilde nakledildiği görülür. Bunun belki de en başta gelen sebebi, fıkhın ilk dönemlerden itibaren toplumda gündeme gelen çeşitli münferit meselelere getirilen çözümler şeklinde gelişmesi, gündeme getirenler için çözümde takip edilen yol ve usulün değil sonucun önem taşımasıdır. Belli fıkıh ekollerinin âlimler ve avam nezdinde itibar görüp mezhep fıkhının tedvinine ve düzenli şekilde öğretimine başlanması, çözümlerin mezhep fıkhı içinde veya o çizgide aranması geleneğinin başlaması ve mezhepler arası ilmî münazaralar gibi gelişmeler o zamana kadar biriken zengin fıkıh kültürünü metodolojik olarak tanımlama, temellendirme ve benzer meselelere getirilen çözümler arasındaki ortak bağı bularak mezhep fıkhında hâkim olan usul ve ilkeleri belirleme ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. her ne kadar İmam Şâfiî’nin , hanefi mezhebi XIII, 300, 308, 352; XIV, 225; ayrıca bk. Kalkaşendî, XII, 57), hanefi mezhebi kādılkudâtların bazı dönemlerde ülkenin değil belirli bir bölgenin adliye nizamını düzenleyip denetleyen kimseler olarak hanefi mezhebi görev yaptığını göstermesinin yanı sıra Sünnî fıkıh mezheplerinin birçok bölgede -oranları farklı bile olsa- müntesibe sahip bulunduğu anlamına gelir. Bu hükmü Halep’te, Trablus’ta hatta Medine’de birden fazla kādılkudâtın görev yaptığına dair kayıtlar da desteklemektedir (İbn Kesîr, XIII, 143; Kalkaşendî, XII, 36-58, 156, 181; İsâm M. Şebârû, , II, 223-226). Genelde Mâlikî ve Hanbelî fıkhında ağırlıklı olarak işlenen ve ayrı bir delil kabul edilen sedd-i zerâi‘ prensibi, Hanefîler’de bu isim altında olmasa bile istihsanın bir türü (maslahata dayalı istihsan) olarak kısmen uygulama alanı bulmuş, ancak Hanefî ve Şâfiî fıkhında hukukî işlemlerde objektifliğin, istikrar ve güven ortamının sağlanması ön planda tutulduğundan kısmen sübjektif karakter taşıyan bu prensibin uygulama alanı sınırlı kalmıştır. Bu gruba giren eserler, Ebû Hanîfe ve talebelerinin ardından ictihad asrının sonlarına kadar gelen müteahhirîn hanefi mezhebi müctehidlerin kendi zamanlarında ortaya çıkan ve mezhep imamı ve talebelerinden herhangi bir rivayet bulamadıkları yeni meseleler hakkında verdikleri hükümleri ihtiva etmektedir. Bu âlimler, kendi zamanlarında ortaya çıkan meselelere mezhep usulü çerçevesinde çözüm ararken doğru buldukları delil ve sebepleri gerekçe göstererek bazan mezhep imamlarına muhalefette bulunmuşlar, kendi görüş ve tercihlerini de belirtmişlerdir. Bu türdeki ilk eser, bilindiği kadarıyla Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (ö. 373/983) Başlangıçtan itibaren Hanefî fakihlerinin, çağdaşları arasında re’yi en çok kullanan kimseler olarak tanındığı, Ebû Hanîfe’nin düşünce sisteminde akla büyük önem verdiği bilinmektedir. İlk nesilden itibaren Hanefî fakihleri farazî fıkhî meselelerin çözümleri üzerinde tartışarak hem fıkhî çözüm üretmede inisiyatifi ellerinde bulundurmuşlar, hem de boşlukları bu usulle doldurarak doktrinin bütünlüğünü ve mantıkî örgüsünü tamamlamaya çalışmışlardır. Bu metot, aynı zamanda akla ve kıyasa büyük önem veren Hanefî fakihleri için hanefi mezhebi hukukçu formasyonu kazanmayı sağlayan iyi bir fikir jimnastiği görevi de görmüştür. Hanefî fakihlerinin çoğunluğu namaz ve orucun vakti, namazda rek‘atların sayısı ve namazın Ifa şekli gibi teabbüdî yani sem‘î-şer‘î konular hariç iman, küfür, zina, içki gibi fiillerin aklî olduğu, hanefi mezhebi aklın bunların iyilik ve kötülüğünü şer‘î tebliğ olmadan da bilebileceği, ancak bu bilginin o fiilin emredilmiş veya yasaklanmış sayılmasını, dolayısıyla teklifi gerektirmeyeceği görüşüne sahip olmuşlar, böylece hüsün-kubuh konusunda Mâtürîdî-Hanefî âlimleri aklı da devrede tutan orta bir yol tutmuşlardır. Bu yaklaşım, Hanefî fıkhında ictihad kapısının daha geniş tutulduğu şeklinde de algılanabilir. Mezhep fıkhında hâkim olan bu aklîleşme süreci ve Eş‘arî-Şâfiî dayanışması karşısında gösterilen mukavemet, Ebû Hanîfe’ye yapılan mürcielik, Kur’an’ın mahlûk olduğuna kāil olmuş gibi isnatlar da dahil, başlangıçtan itibaren Hanefîler’e birtakım eleştirilerin yöneltilmesine uygun bir ortam hazırlamıştır (Madelung, Fıkıh mezheplerinin teşekkülünün, İslâm medeniyetinin gelişimi ve İslâm’ın yayılması ile aynı zaman diliminde buluşması tesadüfî değildir. Otuz yıl süren Hulefâ-yi Râşidîn dönemi ve yaklaşık bir asır süren Emevîler devri İslâm’ın yayılma, devletin ve İslâm medeniyetinin kuruluş aşaması, II. (VIII. ) yüzyılın ortalarına doğru başlayan Abbâsîler dönemi ise devletin bütün kurumlarıyla yerleşmesi, İslâm medeniyetinin gelişme süreci olma özelliği taşır. Yeni ve ihtilâflı meselelerin giderek çoğaldığı ve fakihlerce farklı çözümlerin benimsendiği bir ortamda orta seviyede bir ferdin fıkhî tartışmalara katılması, hatta gelişmeleri yakından takip etmesi mümkün olmadığından güvendiği bir fakihin veya mezhebin görüşünü alıp onunla amel etmesi kendisi için tek çıkar yol olmuştur. Aynı şekilde yargılamada güven ve istikrarı sağlamak, kanun ve yargı önünde insanlara eşit davranmak da toplumda adaletin tesisi ve devletin bekası için ön şart niteliğini taşıdığından gelişen İslâm devletinin temel meselelerinden birini teşkil etmeye başlamıştır. O zamana kadar halifeler tarafından re’sen tayin edilen ve tayin edildiği bölgede bağımsız olarak görev yapan müctehid kadıların toplumda adaletin sağlanmasında inisiyatif ve dirayetlerine de bağlı olarak aktif hanefi mezhebi bir rol oynadıkları ve bu konuda yeterli oldukları doğrudur. Ancak İslâm coğrafyasının genişlemesinin ve taklit zihniyetinin giderek yaygınlaşmasının tabii sonucu olarak her bölgeye müctehid bir kadı gönderilmesi imkânının azalması, öte yandan yargılamada düzen ve istikrarı sağlama ihtiyacının belirgin bir hal alması, Hârûnürreşîd’den itibaren Abbâsî halifelerini bu konuda tedbir almaya sevketmişti. Bu ortamda Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin hanefi mezhebi geliştirip sistemleştirdiği Irak fıkıh ekolü, hem fertler hem Abbâsî yönetimi açısından bu hanefi mezhebi amaçları gerçekleştirme yönünde önemli bir fırsat teşkil etmiştir. Literatürde Hanefî fakihlerinin mütekaddimîn-müteahhirîn, selef-halef-meşâyih gibi ayırımları, şeriatta, mezhepte veya meselede müctehid, ashâbü’t-tahrîc, ashâbü’t-tercîh, ashâbü’t-temyîz şeklinde bir gruplandırma ve derecelendirmeye tâbi tutulması (

Hanefi mezhebi | Amber Heard 'manşetler kötü' diyerek ekibini kovdu! Uzman 'Bunu yapmak çılgınlık' dedi

Was es bei dem Bestellen die Hanefi mezhebi zu beurteilen gilt

Günümüzde müntesibi bulunmayan fıkıh mezhepleri hariç hanefi mezhebi tutulursa Hanefîliğin özellikle Irak’ta ve doğusunda, Mâlikî mezhebinin Hicaz’da, Şâfiîliğin Mısır’da, Hanbelîliğin de daha geç dönemlerde Bağdat’ta ve Hicaz’da yayıldığı bilinmekle birlikte başta bu mezhep âlimlerinin gayreti olmak üzere çeşitli âmiller sonucu her mezhep Endülüs’ten Hindistan’a kadar İslâm coğrafyası üzerinde az veya çok tanınıp benimsenmiş, buna bağlı olarak da çeşitli şehir ve bölgelere farklı mezheplerden kadı tayin edilmiştir. Meselâ Medine’ye önceleri Şâfiî kadılar gönderilirken daha sonraları Mâlikî ve Hanefî kadıların da görevlendirilmesi (Kalkaşendî, XII, 253), burada Hanefîliği yayma gayretiyle değil bölgede yaşayan Hanefîler’in hukukî ihtilâflarını devlet eliyle ve kendi mezheplerine göre sonuçlandırma hanefi mezhebi politikasıyla açıklanabilir. ’ı, hem rivayet hem de o zamana kadarki tatbikat itibariyle kuvvet kazanmış mezhep görüşlerini vermenin yanı sıra klasik dönemin de başlangıcını teşkil Leben nach dem tod eserler olarak anılmalıdır. Bu dönemde Hanefîliğin yaygın olduğu her bölgede mezhep fıkıh geleneğinin ve doktrininin o zamana kadar birikmiş olan telifatın da yardımıyla hoca-talebe ilişkisi içerisinde geliştirilerek devam ettirildiği, mezhep fıkhının dayandığı delillerin ve metodolojinin tesbit edilmeye çalışıldığı ve bu ilmî faaliyetin çeşitli dönem ve bölgelerde farklı fakihler tarafından temsil edildiği görülür. Meselâ Irak hanefi mezhebi bölgesinde Kādî Ebû Tâhir ed-Debbâs ve Kerhî ile devralınıp devam ettirilen Hanefî fıkıh geleneği, bir sonraki nesilde Ebû Ali eş-Şâşî (ö. 344/955) ve Ebû Bekir el-Cessâs (ö. 370/981) ile, Mâverâünnehir’de Ebû Hafs el-Kebîr’den sonra Hâkim eş-Şehîd el-Mervezî, Sebezmûnî (ö. 340/952), Ebû Ca‘fer el-Hinduvânî (ö. 362/973) ve Ebü’l-Leys es-Semerkandî (ö. 373/983) gibi fakihlerce temsil edilmiştir. Bu fakihlerin, fıkhın fürû ve usulü alanında gerek zamanlarına kadar biriken mezhep doktrinini, metodolojisini ve fıkıh kültürünü yansıtan, bir ölçüde de mezhep fıkhını derlemeye ve temellendirmeye yönelik eserlerinin, gerekse tercih ve ictihadlarının Hanefî fıkıh doktrininin gelişimine olan katkısı büyüktür. Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Republik irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hanefi mezhebi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö. 23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu Hochkippe Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, I, hanefi mezhebi 16, 17, 20). (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî, Kahire 1357) hanefi mezhebi adlı bir eseri bulunmakla birlikte bu mezhepte ulemâ arasındaki görüş ayrılıklarına yer verilen ilk önemli mukayeseli hukuk kitabı İmam Muhammed tarafından kaleme alınan ’si esas alınarak telif edilmiştir. Eser üzerine, bizzat müellifi ve aralarında İbn Melek ve Bedreddin el-Aynî’nin de bulunduğu bazı Hanefî âlimleri şerh yazmışlardır (metni ve şerhlerinin yazma nüshaları için bk. Adlı eserin muhtasarı olup birçok defa basılmıştır (meselâ bk. nşr. W. Cureton, London 1843; Lahor 1870; Hauptstadt von indien 1287, 1306; Mumbai 1877, 1882; Kahire 1309, 1311). Farsça’ya ve Peştu diline tercüme edilen

hanefi mezhebi Hanefi kimdir, kime denir? Hanefilik nedir? Hanefi mezhebi nedir? Hanefi mezhebinin kurucusu kimdir? Hanefi mezhebi nerede ortaya çıkmıştır? Hanefi mezhebi hangi ülkelerde yaygındır? Hanefi mezhebinin imamı, görüşleri ve özellikleri.

Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî’nin naklettiğine göre, döneminde Republik irak fıkhının üstadı olan Hammâd b. Ebû Süleyman’ın (ö. 120/738) vefatından bir süre sonra Ebû Hanîfe’ye hocasının yerine ders halkasının başına geçmesi teklif edilmiş, Ebû Hanîfe de bunu ancak hocasının ders halkasından en az on kişinin bir yıl boyunca ilim meclisine devam etmesi şartıyla kabul edebileceğini bildirmişti ( Diğer fıkıh mezhepleri gibi Hanefî usul literatüründe de örf ve âdet hukuku, müstakil bir delilden ziyade tâli ve tâbi bir kaynak, fer‘î bir delil konumundadır. Bu konudaki teorinin ileri dönemlerin eserlerinde ele alınmış olmasının İslâm hukuk düşüncesinin oluşum seyriyle, çevre ve kaynak telakkisiyle ilgili birtakım sebepleri vardır. Bununla birlikte örf ve âdet kuralları kitap, sünnet ve icmâdan sonra Hanefî müctehidlerini birinci derecede etkileyen bir vâkıa olarak değer taşımış, nasların lafız ve mâna yönüyle yorumlanmasında, hükümlerinin benzeri olaylara taşırılmasında, nasların bıraktığı boşlukların doldurulmasında ve özellikle istihsan metoduyla çözüme gidilmesinde örf ve âdet önemli bir etkiye sahip olmuştur. Hanefîler’in sükûtî icmâ anlayışı ile örf-i âm delilleri arasında bir ilişkinin kurulması mümkün olduğu gibi mezhep hukuk hanefi mezhebi doktrininin oluşumunda önceleri Republik irak örfünün, meşâyih döneminde ise bilhassa Mâverâünnehir örfünün izlerini görmek mümkündür. Meselâ Hanefîler’ce sınırlı alanda da olsa telaffuz edilen örfe dayalı nas, örf ile âmmın tahsisi kavramları, evlilikte velâyet anlayışları, âkıleyi içtimaî-meslekî gruplaşma olarak görmeleri, zevi’l-erhâmı mirasçı kılmaları, azınlık hanefi mezhebi haklarını tesbitte daha eşitlikçi davranmaları, onların içtimaî vâkıaya ve bölge örfüne verdikleri önemin sonucudur. Ebû Hanîfe’nin hadisler arasında neshe, yani hadislerin vürûd tarihleri arasındaki öncelik-sonralık ilişkisine ayrı bir önem verip mümkün olduğu ölçüde Hz. Peygamber’in derartig dönemdeki hadislerini esas almaya çalışması da sosyal muhit ve vâkıa ile hukuk normu arasındaki yakın ilişkiyi herbei zaman göz önünde bulundurduğunun farklı bir anlatımı olarak dikkat çeker. Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s. a. v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: Fâtımîler döneminde Mısır’da, Bağdat’a nazîre olarak ikinci bir kādılkudâtlık ihdas edilip bu makama İsmâilî mezhebinden kişiler tayin edilmiş ve bu çizgide bir adlî kadrolaşmaya gidilmiş olmakla birlikte bir ölçüde Mâlikî ve Şâfiî mezhebine de müsamaha gösterildiği, hatta bazı dönemlerde Mâlikî ve Şâfiî kadıların sınırlı yetkilerle görev yaptığı olmuştur (Ahmed Teymur Paşa, s. 14). Fâtımîler, Abbâsî Devleti’nin resmî mezhebi olması sebebiyle Hanefîliğe hanefi mezhebi karşı tavır almışlar, diğer mezheplere de ibadetler ve ahvâl-i şahsiyye gibi sınırlı bir alanda göz yummuşlardır. Hanbelilik mezhebinin kuruluş aşamasında pek çok alim Ahmet bin Hanbeli yanında yürüyerek mezhebin geniş sahalara yayılmasını sağlamıştır. Gerek siyasi alanda gerek ilmi alanda destekleyen zatların olduğu belli dönemlerde büyük ilerlemeler Beschleuniger edilmiştir. Hanbeli mezhebi Hanefi, Şafii ve Maliki Mezheplerinden sonra anılmıştır. Bunun önemli sebebi ise kurucusu olan alimin yetişme döneminin daha sonraya denk gelmesidir. ’i de (Sezgin, I, 430-431) İslâm devletler hukuku alanında bugüne ulaşan en önemli eserdir. Bu eserin Serahsî tarafından yapılan şerhini (I-V, Kahire 1971) Mehmed Münîb Ayıntâbî Türkçe’ye (I-II, İstanbul 1241), Muhammed Hamîdullah da Fransızca’ya ( (ö. 184/800) önce Ebû Hanife’nin daha sonra Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in öğrencisi oldu. Hadis ilmiyle ve Ebû Hanife’nin görüşlerini rivayetle tanındı. Ancak İmam Züfer ile Hasan İbn Ziyad’ın görüşleri ilk Zahiru’r-Rivaye kitaplarına girmemiştir. Müellifi Radıyyüddin es-Serahsî, Tâceddin el-Kerderî, Ebû Hafs Ömer b. Muhammed el-kīlî ve Ahmed b. Muhammed el-Attâbî sayılabilir. VI. (XII. ) yüzyıl fakihlerinin derartig halkasını teşkil Leben nach dem tod, sistem ve metodu itibariyle klasik Hanefî literatürü içinde ayrı bir yeri olan Hanefî fıkhında örfün ve içtimaî vâkıanın ayrı bir değer ve öneme sahip olduğu görülür. İlk nesil Hanefî müctehidlerinin nesih, örf ve istihsan anlayışları, toplumdaki ve çevre şartlarındaki değişimi yakından takip ederek getirilen fıkhî çözümlerin amelî değerini de göz önünde bulundurmaları, fıkıh usulünün ve küllî kaidelerin tedvin edildiği ve doktrinin klasik çizgisinin belirginleştiği sonraki dönemde de kısmen devam etmiş, sınırlı sayıda da olsa sosyal şartların değişmesine paralel olarak yeni çözümler üretilebilmiştir. Meselâ ilk devir Hanefî müctehidleri, dönemlerinde kabile ve aile birliğinin zayıflamış olmasını ve sosyal grupların yeni oluşumunu göz önüne alarak asabe bağına dayalı âkıle geleneğine meslekî gruplar arası malî dayanışma şeklinde yeni bir yorum ve uygulama imkânı getirmişlerdir. Böylece toplumdaki aynı sanat ve meslek erbabının, işçilerin kendi aralarında âkılenin fonksiyonunu icra edecek yeni bir sosyal güvence teşkilâtı oluşturmasına imkân hazırlanmıştır. İlk Hanefî fakihleri menfaati aslen mütekavvim Fleck saymaz ve tazminini gerekli görmezken sonraki dönemde bu kural bazı hak ihlâllerine ve suistimallere yol hanefi mezhebi açması sebebiyle kısmen değişikliğe uğratılmış, yine ilk dönemlerde akidlerde sadelik ve teklik ilkesine uyularak akdî şartlara fazla müsamaha edilmezken sonradan örfen bilinen ve taraflar arasında çekişmeye yol açmayacak nitelikte olan akdî şartlar câiz görülmüştür. Hadiste buğday sahibinin değirmenciyle, elde edilecek undan bir kısmı karşılığında buğdayını öğütmesi şeklinde bir akid yapması yasaklanmışken (Beyhakī, V, 339; Zeylaî, IV, 140) Belhli Hanefî fakihleri, örfen bilinmekte ve çekişmesiz uygulanmakta oluşunu delil getirerek yükün taşınan malın bir kısmı karşılığında taşınmasını, dokumacının dokuyacağı kumaşın bir hanefi mezhebi kısmı karşılığında çalıştırılmasını ve çobanın çobanlığı süresince doğacak yavruların belli bir oranı karşılığında sürüye çoban tutulmasını câiz görmüşlerdir. Ebû Yûsuf, alışveriş faiziyle ilgili hadiste (Buhârî, “Büyûʿ”, 74-77; Müslim, “Müsâḳāt”, 84) ribevî malların keylî veya veznî olarak zikredilmesinin örfe dayanan bir belirleme olduğunu söylemiş, Ebû Hanîfe şahitlerin tezkiyesini gerekli görmezken İmâmeyn toplum şartlarındaki değişme sebebiyle bunu gerekli görmüş, hatta aynı fakihin önceki görüşünü sonradan değiştirdiği olmuştur. Bu ve benzeri ictihad farklılıkları literatürde örfün âm lafzı tahsis edip edemeyeceği, örfe dayalı nas ve örfün delil oluş şartları gibi tartışmaları ve açıklamaları da beraberinde getirmiş, bu yaklaşım tarzı, özellikle muâmelât hukukunda mezhepte yerleşik bir ictihadın değişen şartlar ışığında yeniden gözden geçirilmesine imkân hazırlamıştır.

Bayram için geldiği Samsun'da köpek saldırısına uğradı

, s. 37), Sünnî kesimde Zâhirî mezhebinin temsilcilerinin kalmaması veya Şâfiî mezhebinde erimesiyle ve Hanbelîliğin de teşekkülüyle birlikte yaklaşık V. (XI. ) yüzyılın sonlarından itibaren bugünkü dört mezhebin takarrur ettiği, meselâ Abbâsî halifelerinden Nâsır-Lidînillâh’ın kadı tayinlerini bu dört mezheple sınırlandırdığı, medreselere de yine hanefi mezhebi dört Sünnî mezhepten hoca tayini yapıldığı göz önünde bulundurulursa söz konusu bu fiilî ittifakı çok daha önceden başlatmak mümkün olur (bk. Makdisi, "Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır, sikâdır. " demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir. ’ıdır (Kahire 1370). Ebû Hanîfe ve iki talebesi Ebû Yûsuf ile Şeybânî’nin görüşlerinin özet halinde yer aldığı eserde, aynı zamanda bir müctehid olan müellifin kendi görüş ve hanefi mezhebi tercihlerini de belirtmesi önem taşır. Bugüne ulaşan beş şerhinden (Sezgin, I, 441) Cessâs ile Ali b. Muhammed el-İsbîcâbî’ninkiler özellikle anılmalıdır. Horasan Sâmânî Emîri Nûh b. Nasr’a vezirlik yapan Hâkim eş-Şehîd, Şeybânî’nin adı geçen altı kitabındaki görüşleri derleyerek Diğer birçok sebep gibi eğitim ve öğretim faaliyetinin de fıkıh mezheplerinin, bu arada Hanefîliğin yayılışıyla karşılıklı sebep-sonuç ilişkisi şeklinde bir bağlantısı olmuştur. Bununla birlikte tedris faaliyetinin mezhebin yayılış sebebi olmasından çok sonucu olması niteliği ağır Marktplatz. İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren çok amaçlı olarak kullanılan mescid ve camiler aynı zamanda bir eğitim ve öğretim kurumu gibi hizmet vermiş, buralarda genelde halka açık olarak kurulan ilim meclisleri ve ders halkaları fıkıh öğretiminin hanefi mezhebi ilk ve en yaygın şeklini teşkil etmiştir. Fıkıh kültür ve birikiminin iyice geliştiği dönemlerde büyük şehirlerdeki cami ve cami hanefi mezhebi külliyelerinde kurulan ve zaman zaman halife onayı ile faaliyet gösteren düzenli ders halkalarının IV. (X. ) yüzyıldan sonra iyice belirginleştiği görülür. Bağdat’ta IV. (X. ) yüzyılda önce Kerhî, ardından Cessâs ile önemli bir atılım yapan Hanefî fıkıh öğretimi, Cessâs’ın öğrencileri Ebû Bekir Muhammed hanefi mezhebi b. Mûsâ el-Hârizmî, Kudûrî, Hüseyin b. Ali es-Saymerî, Dâmegānî, Ebû Abdullah Muhammed b. Yahyâ el-Cürcânî gibi fakihlerle daha da gelişmiş olup kaynaklarda, V. (XI. ) yüzyılda Bağdat ve civarında Hanefî fıkıh öğretiminin düzenli şekilde yapıldığı birçok mescid ve ders halkasından hanefi mezhebi veya bir nevi medreselerden söz edilir (G. Makdisi, Mezhepleşme döneminde Hanefi, Şafii ve Hanefi mezheplerinin ardından ortaya çıkan hak mezhebe Hanbeli mezhebi adı verilmektedir. Diğer bir deyişle dördüncü sünni mezheptir. Mezhepten olan kişilere Hanbeli ya da Hanabile adı verilmiştir. Hanabile çoğul nitelik taşımaktadır. II. yüzyılın ikinci yarısı ve III. Yüzyılda fikir hareketleri görülmekteydi. Bu dönemde re'y, hadis ve kelam tartışmaları fazlasıyla yapılmaktaydı. Dönem Emevi ve Abbasilerin hüküm sürdüğü dönemdi. Bu sebeple her ekol hanefi mezhebi farklı İslami görüşlerle kendini göstermiştir. Hanbeli mezhebi ise Ahmet Bin Hanbeli liderliğinde bu aşamada kurulmuştur. ’si, mezhebin o zamana kadarki muteber kitaplarından hanefi mezhebi bazıları esas alınarak hazırlanmış muhtasar metinler olup daha sonraki dönemde birçok şerh ve hâşiye hanefi mezhebi çalışmasına konu olmuştur. Diğer bir ifadeyle, o zamana kadar olduğu gibi ileriki dönemlerde de mezhep içinde ictihad, tahrîc ve tercih yapabilecek seviyede birçok fakih yetişmiş, fakat bunların çoğu mezhep fıkhına dair yeni bir kitap telif etmek yerine mezhebin genel kabul görmüş muhtasar metinlerine şerh ve hâşiye yazmayı tercih etmiş, böylece hem kendi yorumlarını satır aralarına serpiştirme imkânı bulmuş, hem de doktrinin klasik çizgisini ve dönemlerine kadar devam edegelen fıkıh eğitim ve öğretim geleneğini korumak istemiş veya içinde bulunduğu şartlar ve hâkim telakkiler sebebiyle buna hanefi mezhebi mecbur hanefi mezhebi olmuştur. Adlı usul kitabını telif etmiş olması, Şâfiî ekolünde önce usulün vazedilip bu zeminde bir fürû-i fıkhın geliştirildiği gibi bir intiba vermekteyse de Hanefî fıkhında usul-fürû ilişkisini tanımlayan bu süreç diğer fıkıh mezhepleri için de büyük ölçüde doğrudur. ’ın müellifi Kudûrî (ö. 428/1037), Mâverâünnehir’de mezhepler arası mukayeseli hukuk (hilâf) ilminin kurucularından sayılan Debûsî, mezhep fıkhında hem yetiştirdiği talebeleriyle hem ictihad ve tercihleriyle belirli bir ağırlığı olan Şemsüleimme el-Halvânî, Nâtıfî, Nâsıhî, Ebü’l-Hasan es-Suğdî, Ebû Nasr Ahmed b. Mansûr el-İsbîcâbî, Ebû Bekir Hâherzâde, Ebü’l-Usr Fahrülislâm el-Pezdevî ve Şemsüleimme es-Serahsî (ö. 483/1090) sayılabilir. Özellikle derartig iki fakih, usul ve fürû alanındaki eserlerinin yanı sıra mezhep içi ictihad ve tercihleriyle de sonraki dönem Hanefî fıkıh literatürü ve fakihleri için önemli bir mesnet ve kaynak olmuştur. Bu dönem fakihlerinin birçoğu, Osmanlılar’da XVI. yüzyıldan sonraki kadı beratlarında ve müftü menşurlarında kazâ ve fetvanın Hanefî mezhebine göre verileceği tasrih edilmiş, hatta Hanefî mezhebi içinde farklı görüşlerin bulunması halinde doktrinde en sahih görüş olarak kabul edilen kavillerin esas alınması istenmiştir. Anadolu ve Rumeli’de bu uygulama titizlikle sürdürülmüş, fakat Mekke, Medine, Halep, Kudüs, Kahire gibi ahalisinin önemli bir kısmı Hanefî mezhebi dışındaki mezheplere mensup olan yerlerde bir Hanefî başkadının başkanlığında diğer mezheplerden de kadılar (nâib) ve Hanefî mezhebinin yanı sıra diğer mezheplerden de müftüler tayin edilerek mezhep mensuplarına bilhassa özel hukuk alanındaki ihtilâflarının kendi mezheplerine göre çözülmesi ve cevaplandırılması imkânı getirilmiştir (

0530 918 69 18

Welche Faktoren es bei dem Bestellen die Hanefi mezhebi zu beachten gibt

Özellikle Mâlikî ve Hanbelî fakihlerinin, hukukî işlemlerde hanefi mezhebi tarafların kasıt ve niyetine veya bir işlemin yol açacağı sonuçlara birinci derecede önem verdikleri ve bu duruma birtakım hükümler terettüp ettirdikleri bilinmektedir. Buna karşılık Hanefî fakihleri (Şâfiîler de bu konuda çok defa Hanefîler’le birlikte hareket ederler) akidlerde ve hukukî işlemlerde objektif ölçülerle yetinmiş, iki fiil/hüküm arasında çok kuvvetli bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmadıkça hanefi mezhebi her olayı kendi şartları içinde ele almaya, böylece ticarî hayatta ve borç ilişkilerinde açıklık, güven ve istikrarı korumaya çalışmışlardır. Bu tutumda, ilk dönemlerde Hanefî fakihlerinin büyük çoğunluğunun kadılık yapmış olmasının da payı olmalıdır. Bu sebeple Hanefî fıkhında diyânî hüküm - kazâî hüküm ayırımının bir hayli uygulama alanı bulduğu, bu yaklaşımın özellikle muâmelât hukuku alanında belirgin şekilde sürdürüldüğü ve bir işin hukukî geçerliliğinin dinî geçerlilikten ve değer hükmünden ayrı olarak ele alınmaya çalışıldığı görülür. Hatta ibadetlerde yolcular için mevcut ruhsattan mâsiyet işlemek için yola çıkan kimsenin de faydalandırılması, çalıntı elbise ile veya gasbedilen arazide kılınan namazın sahih kabul edilmesi, aynı anlayışın ibadetler alanında bile etkili olduğunu gösterir. Bundan dolayı Hanefîler, usuldeki tabiriyle, naslarda vârid nehyin dinî yasaklık dışında hukukî hükümsüzlüğe de yol açıp açmayacağı tartışmasını açmışlar, gayri müslimlerle hanefi mezhebi ve düşmanla ticarî ilişkiler, içki, faiz, zina gibi dinî haramları doğrudan içermeyen, fakat bunlarla dolaylı olarak ilgili olan akidler; talâk, yemin, hanefi mezhebi ıtk hanefi mezhebi gibi tek taraflı irade beyanları konusunda objektif ve şeklî ölçülerle yetinmişler ve bu tutumları bilhassa Mâlikî ve Hanbelîler tarafından bir hayli eleştiri konusu yapılmıştır. İmam-ı Azam'a göre belli başlı soruların yanıtları Kuran'ı Kerim'de ve hadis kaynaklarında yok ise, insan benzeri ayetler ve hadislerden yola çıkarak hüküm verebilir. İçtihat kelimesinin bir diğer anlamı, düşünerek sonuca ulaşmaktır. Ebu Hanife'ye göre akıl ve irade de Allah'ın ayetlerindendir. Hanefî mezhebinin doğuşunun Ebû Hanîfe’den önce Republik irak bölgesinde ortaya çıkan re’y ekolüyle (ehl-i re’y) sıkı bir bağlantısı vardır. Kûfe şehrinin Hz. Ömer devrinden itibaren giderek artan bir hızla ilim ve kültür merkezi hüviyetini kazanmasında şüphesiz en büyük pay, başta Abdullah b. Mes‘ûd ve Hz. Ali olmak üzere buraya yerleşen 1500 civarında sahâbîye aittir. Bölgede sahâbenin öğretimini başlattığı Kur’an ve hadis bilgisi, hoca-talebe münasebetine dayanan ve giderek genişleyen ilmî halkalarla sonraki nesillere aktarılmış, yeni nesiller tarafından farklı üslûplarla hanefi mezhebi da olsa re’y ve ictihadla zenginleştirilerek devam ettirilmiştir. Bölgede oluşan fıkhî gelenek ve anlayışın, tâbiîn dönemi fakihlerinden İbrâhim en-Nehaî’den (ö. 96/714) itibaren “Irak fıkhı” (Irak ekolü) olarak anılması ve Medine merkezli Hicaz fıkhına (ehl-i hadîs) alternatif bir ekol olarak görülmeye başlanması (İbn Abdülber, II, 158) böyle bir gelişmenin sonucudur. Hatta hanefi mezhebi mensuplarının çoğunluğu Hicaz (Medine) bölgesinde bulunan hadis ekolünün ehl-i re’ye muhalefetinin ve iki farklı temayüle mensup fakihler arasındaki fıkhî tartışmaların ehl-i re’yin ekolleşme sürecini hızlandırdığı söylenebilir. Gibi âlimlerin derartig derece önemli yeri vardır.  Zira bu ilk nesil mezhep âlimleri kendisinden çok fazla kitabın naklolunmadığı Ebu Hanife’nin görüşlerini tedvin ederek, mezhebin görüşlerinin yazılmasında ve sistematik hale getirilmesinde büyük rol oynamışlardır. İlk nesil alimlerinin ve hanefi mezhebi bunu takip Leben nach dem tod bir iki asırlık zamandaki Tahâvî, Kerhî, Cessâs, Kudûrî ve Debûsî gibi âlimlerin önemli katkılarıyla mezhep tam olarak oluşmuş ve İslam aleminin değişik yerlerinde görüşleri hızlı bir şekilde yayılmıştır. Ebu Yusuf’un Abbasiler devrinde kadı’l-Kudat’lık makamında bulunması mezhebin resmi bir nitelik kazanmasına neden olmuş, aynı şekilde İslam tarihindeki en uzun ömürlü devletlerden Kelimesinin müennesi hanefi mezhebi olduğu veya Ebu Hanîfenin Hanîfe isminde bir kızı olduğu rivayetleri de kaynaklarda geçmektedir. Ebu Hanîfe’nin kaynaklarda Hammad isimli oğlu haricinde kız veya erkek başka bir çocuğunun varlığından söz hanefi mezhebi edilmemektedir. İmam Muhammed’in eserlerinden itibaren hanefi mezhebi Hanefî literatüründe, “Kıyasa göre şöyle hükmetmek gerekirken kıyası terkedip istihsana göre böyle hüküm verildi” tarzındaki ifadelere rastlanılır. Ancak ilk dönem literatüründe kıyas ve istihsanın tanımına veya çerçevesini belirleyen bir açıklamaya yer verilmeyişi, üstelik bu dönem literatüründe sıkça kullanılan bu iki terimle neyin kastedildiğinin de açık olmayışı, hem daha önce temas edilen tartışmaları başlatmış hem de Kerhî’den itibaren Hanefî fakihlerini istihsanı farklı tariflerle hanefi mezhebi de olsa netleştirme gayretine sevketmiştir (İslâm hukuk usulünde istihsan hanefi mezhebi anlayışının doğuşu ve ilk dönemlerdeki gelişim seyriyle ilgili geniş bilgi ve tahliller için bk. Dönmez, s. 127-176). I telif etti (I-VII, Kahire 1327-1328; nşr. Zekeriyyâ Ali Yûsuf, I-X, Kahire 1972). Bilgilere ulaşma ve onları anlamayı kolaylaştırmak için ayrıntıları mümkün olduğu ölçüde genel kurallara bağlamayı amaç edinen müellif bunu büyük ölçüde başarmıştır. Hanefî tabakat kitaplarında bu eser ’i olup bunu başkaları takip etmiş, daha sonra gelen âlimler de bu eserlerdeki meseleleri derleyen yeni kitaplar kaleme almışlardır. Bunlardan bazıları yalnız fetâvâyı (nevâzil, vâkıât) toplarken bazıları mezhebin usul (zâhirü’r-rivâye) ve nevâdir görüşleriyle birlikte fetâvâyı derlemişlerdir (Temîmî, I, 35-36; Leknevî, s. 18-20). ’si (I-II, Haydarâbâd 1332; nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, I-III, Kahire 1398-1399/1978-1979; hanefi mezhebi I-V, Kahire 1398-1408/1978-1988, 1413/1993) bu konuda yazılan ilk kitap kabul edilmektedir. Kaynaklarda Tarsûsî Necmeddin Efendi ve hanefi mezhebi Salâhaddin İbnü’l-Mühendis’in Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydedilmekteyse de ( Ebû Hanîfe’nin ticarî hayatın ve günlük meselelerin içinde bulunması, insanların Baustelle, temayül ve ihtiyaçlarını yakından tanıması da, ictihadlarının kabul görmesini sağlamış ve uygulanma şansını hanefi mezhebi artırmıştır. Ebû Hanîfe, hocaları tarafından kendisine intikal ettirilen önceki nesillere ait fıkhî görüşleri, rivayetleri ve ilmî mirası, içinde bulunduğu devrin şartlarını ve insanların ihtiyaçlarını dikkate alarak dinin genel ilke ve amaçları açısından yeniden değerlendirmeye ve sınırlı naslar ile sınırsız olaylar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadis ile re’y arasında mâkul bir denge kurmaya çalışmıştır. Bunun için de örf ve âdeti, Kur'an'ın genel ilkelerini, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş ve istihsan metodunu sıklıkla kullanmıştır. Verdiği hüküm ve fetvalarında şahsî teşebbüs ve sorumluluğun, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını ilke edinmiştir. Onun bu metodu ve tavrı, daha sonra adına izâfe edilerek oluşacak olan Hanefî mezhebinin de genel esaslarını ve metodunu teşkil etmiştir. Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle Satz eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra, a. g. e., s. 262). İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir hanefi mezhebi delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre hanefi mezhebi bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII, 267-277). İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs, s. 5-6) Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu hanefi mezhebi onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 270 vd. )

Hanefi mezhebi: İslam hanefi mezhebi ve İhsan

Hanefi mezhebi - Unser Vergleichssieger

İmam-ı zam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır. Zûta, hanefi mezhebi Republik irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile hanefi mezhebi görüşmüştür Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Republik irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) Gottesbote hanefi mezhebi oldu. Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî, a. g. e., I, 35, 36). Hanefî fıkhı, dış görünüşte Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin re’y ve ictihadlarının hoca-talebe ilişkisi, tedris ve tedvin geleneği içinde sonraki nesillere aktarılması şeklinde teşekkül etmiş olsa bile, hem bu ilmî gelenek hem de aktarılan ictihad örnekleri mezhebin ilk müctehidlerinin bakış açılarının ve önceliklerinin sonraki nesillerce bilinmesine imkân hazırlamış ve bu ileriki dönemlerde mezhep fakihlerince genel bir temayül olarak korunmuştur. Esasen fıkıh mezhebi denince bir müctehidin hanefi mezhebi görüşleri etrafında kümelenen fakihler topluluğu değil re’y ve ictihadda belirli bir anlayış, usul ve hanefi mezhebi çizgi üzerinde asgari mutabakat sağlayan fakihlerin oluşturduğu genel çerçeve anlaşılmaktadır. Bu sebeple ilk imamlara ait genel temayül ve tercihlerin Hanefî mezhep doktrininde ana hatlarıyla korunmuş ve bu ilkelerin ileri dönemlerde daha da netleştirilmiş hanefi mezhebi olması tabiidir. Mezhebin uzun bir zaman diliminde oluşan Lehre ve uygulama örneklerinde giderek belirginleşen küllî kaideler ve bu kaidelerin tesbit ve kapsamını konu edinen kavâid ilmi, doktrinde genelde göz önünde bulundurulan ölçüleri ve öncelikleri vermeyi amaçladığından bir yönüyle hanefi mezhebi mezhep fıkhının genel karakteristiğini de yansıtır. Ebû Hanîfe’nin, hocası Hammâd’dan sonra Kûfe gibi çeşitli hanefi mezhebi bölgeler ve kültürler arasında köprü konumundaki canlı bir ilim merkezinde yaklaşık otuz yıl ders okuttuğu, ilim meclisinin başında bulunduğu ve bölge fıkhını temsil ettiği göz önünde tutulursa, onun ders halkasına iştirak ederek ilmî müzakerelerde bulunan ve kendisinden fıkıh öğrenen öğrencilerinin sayısının birkaç bine ulaştığı yönündeki rivayetler mübalağalı sayılmaz. Ancak bu konuda hocalık-talebelik ilişkisinden ziyade aynı ilim meclisinde bulunma, ilim halkasına ve ilmî müzakereye katılma yani sohbet ölçüsü esas alındığından kaynaklarda “Ebû Hanîfe’nin ashabı” olarak sayılan kişilerin az sayıda da olsa bir kısmı onun akranı sayılabilecek arkadaşları konumundadır. Normatif ilimlerin çerçevesine giren konularda kuralların teorisi uygulanmasından sonra geldiği için ilk dönemlerde uygulamanın ve pratik çözümlerin teorik ifadesinin bulunmaması tabiidir. Usulcüler diye adlandırılan teorisyenler bu çalışmalarında Lehre sahibi müctehidlerin vardıkları hukukî çözümleri ve varsa kendi metotlarıyla ilgili açıklamalarını esas alarak ilk dönem mezhep doktrinine ve kendi dönemlerine kadar bu çerçevede oluşan fıkıh kültürüne ortak bir açıklama getirebilecek birtakım usul kuralları, ilke ve metotlar belirlemeye çalışmışlardır (Dönmez, s. 4-5). , s. 286-288) tabakat ve kitâbiyat müellifleri bu iki imamın günümüze kadar ulaşan eserleri dışında daha birçok kitabından söz ederler. Ebû Yûsuf’un günümüze ulaşan dört eseri, İmam Muhammed’in “zâhirü’r-rivâye” grubunda yer alan altı ve “nâdirü’r-rivâye” grubunda yer alan birkaç eseri bile (aş. bk. ) Ebû Hanîfe merkezli Republik irak fıkhını temsil edip tanıtacak kapsam ve niteliktedir. O dönemde fıkhî tartışmaların çok canlı olup toplumda büyük ilgi uyandırdığı, fakihlerin görüşlerinin diğer bölgelere şifahî yolla kolayca yayıldığı, bu sebeple de Irak fıkhının tanınması ve mezhebin teşekkülü için tedvinin bu kadar gerekli olmadığı düşünülebilir. Ancak başta İmam Muhammed ve Ebû Yûsuf olmak hanefi mezhebi üzere Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinin hanefi mezhebi ele alınan konular, ileri sürülen fikirler ve dayanılan naklî ve aklî delillerle birlikte dönemlerindeki Irak fıkhını sistematik tarzda tesbit ve kaydeden eserleri, hem görüşlerin bu müctehid imamlara aidiyeti konusunda güvenilir bir kaynak olmuş, hem de bu mezhebin fıkhının bilinmesini ve hanefi mezhebi sonraki nesillere aktarılmasını kolaylaştırmıştır. , s. 491-518). hanefi mezhebi Verilen dağılım dikkatle incelendiğinde imamın o günkü İslâm dünyasının birçok bölgesinden öğrencisinin bulunduğu, Mısır ve Suriye’den çok az, Mekke, Medine, Yemen, Bahreyn, Musul gibi şehir ve bölgelerden sınırlı sayıda öğrencisi varken öğrencilerinin yarıya yakınının Kûfe, Basra ve Bağdatlı olduğu, geriye kalan önemli bir kısmının da Ahvaz, İsfahan, Hemedan, Rey, Cürcân, Nese, Merv, Buhara, Semerkant, Belh, Hârizm gibi Irak’ın doğusundaki önemli merkezlere mensup bulunduğu görülür. Bu öğrencilerden önemli bir kısmı daha sonra kendi bölgelerinde ders halkaları oluşturarak talebe yetiştirmiş veya kadı olarak görev yapmış, neticede doğrudan veya dolaylı olarak Ebû Hanîfe merkezli Republik irak fıkhının özellikle İslâm’ın yeni yerleşmekte olduğu alanlarda tanınmasını ve yayılmasını sağlamıştır. Kaynaklarda bazı öğrencilerden, sırf üstatlarından aldıkları ilmi ve üstatlarının görüşlerini yaymak için değişik bölgelere dağılan, birçok öğrenciden de bölgesinde Ebû Hanîfe veya Irak fıkhını ilk yayan ve döneminde üstat (imam) olarak benimsenen kimseler olarak söz edilir. Meselâ Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden Abdülazîz b. Hâlid’in Tirmiz ve Çagāniyân’da (

Kategoriler

  • kabul etmiş olursunuz.
  • Mezhebin ismi kurucusunun künyesi olan
  • altındadır; ek koşullar uygulanabilir. Bu siteyi kullanarak,
  • 'den gelir.
  • 'in dininden olanları tanımlamakta kullanılır.
  • tescilli markasıdır.

, I, 132). Gerekçe ve amaç ne olursa olsun Hanefîler’in Kur’an ve Sünnet’in genel hüküm içeren naslarını esas alıp bunların tahsisini ancak belli şartlarda kabul etmesi, âmmın tahsisini ve Kur’an nassına ziyade kılmayı bir nevi nesih sayıp hem bu konuda hem de mutlakın takyidi konusunda çekimser davranması onların hadislerin Kur’an’a arzı, âhâd haberin kabul şartları, nesih ve delillerin teâruzu konularında sergiledikleri tutumla uyum gösterir. Hepsinde de Kur’an hükümlerinin genellik ve bütünlüğünün korunmasına ve deliller arasında hiyerarşi ve denkliğin gözetilmesine ayrı bir özen gösterildiği takip edilir. E uzanan ana hattın korunmaya çalışılıp nevâdir, vâkıât ve fetva türü eserlerde yer alan fıkhî görüşlerin bu çizgi esas alınarak değerlendirme ve tasnife tâbi tutulması bu anlayışın ürünüdür. Müteahhirîn dönemi denebilecek sonraki yüzyıllarda da bu çizgi ana hatlarıyla korunacak ve her dönemde mezhep doktrini bu çizgi üzerinde yapılan şerh, hâşiye veya telif faaliyetiyle ve çok defa yeni bir ifade ile derlenip toparlanmaya çalışılacaktır. İslâm dünyasında V. (XI. ) yüzyıldan itibaren devlet büyüklerinin himayesinde ve genelde vakıf statüsünde kurulan, çok hanefi mezhebi defa da belirli bir veya bir iki mezhebin fıkhının öğretimine tahsis edilen bu medreselerdeki tedris ve tedvin faaliyeti yanında fıkıh mezheplerinin İslâm coğrafyasının her bölgesine yayılıp yerleşmesinin ardından saray ve ilim çevrelerinde fakihler arasında baş gösteren münazara ve münakaşalar, bir yönden doktrinel fıkhın gelişmesine hizmet ettiği gibi bir yönden de taklidin ve mezhep taassubunun artıp yaygınlaşmasına yol açmıştır. Şah Veliyyullah, IV. (X. ) yüzyıldan itibaren mezhep kavramının yerleşip taklidin başladığını söylerken ( ’ı ile (Haydarâbâd 1355) Hassâf’ın (ö. 261/875) aynı adlı eseri (Kahire 1322) vakıf konusunda yazılmış ilk ve en önemli kitaplardır. Bu iki eser önce Nâsıhî ve Cemâleddin Konevî (Sezgin, I, 435), daha sonra da Burhâneddin et-Trablusî tarafından Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife’dir. Mezhep, sahip olduğu ismi de kurucusundan almaktadır. Ebu Hanife'nin asıl adı ise Numan'dır. Ebu Hanife'nin babası Sabit ismindeydi. Ebu Hanife’nin babası Hicretin 80. yılında doğarak 150. yılında vefat etmiştir. Ebu Hanife'nin o dönemlerde en büyük Vorbeter anlamında kullanılan İmam-ı Azam lakabına sahipti. O dönemlerde Ebu Hanife görüşlerini yaymak için bir okul oluşturmuş ve talebelerine bu okulda tüm görüşlerini aktarmıştır. Bu görüşlerin her biri sistemli hale gelerek, bir mezhep hanefi mezhebi haline hanefi mezhebi dönüştü. Ebu Hanife Kufe'de bulunan evinde 767 yılında vefat etmiştir. , III, 8). Bu asılları nasların kendisi değil naslardan çıkarılan, dinin ruhuna ve genel maksatlarına uygun ilkeler olarak açıklamak ve Hanefîler’in bu metotla âhâd hadisleri metin tenkidine tâbi tuttuklarını belirtmek daha doğrudur. Hanefî fakihleri, bu şartları taşımadığı için diğer mezheplerce sahih addedilen birçok âhâd haberle amel etmemiş ve bu yüzden diğer mezhep fakihlerinin açık eleştirilerine muhatap olmuşlardır. Fakat bu tarz metin tenkidinin sadece Hanefîler’e mahsus olmadığını, başta Mâlikîler olmak üzere diğer mezheplere mensup fakihlerin de yeri geldikçe benzeri bir tavır sergilediğini ayrıca belirtmek gerekir. Hanefî fakihlerinin nakil-akıl dengesini kurmada gösterdikleri bu tutum önce Mu‘tezile, V. (XI. ) yüzyıldan itibaren de Mâtürîdî ilâhiyatının itikadî bir mezhep olarak Hanefîler arasında benimsenmesini ve hızla yayılmasını kolaylaştırmıştır. İmam Mâtürîdî’nin Hanefî olmasının yanı sıra Şâfiî-Eş‘arî dayanışması karşısında Türk sultanlarının ve Hanefî fakihlerinin kısmen Mu‘tezilî, genelde de Mâtürîdî doktrini desteklemiş ve benimsemiş olması sonunda Hanefîliğin neredeyse Mâtürîdiyye ile özdeşleştirildiği görülür. İleriki dönemlerde Hanefîlik ile Mâtürîdîlik arasında görülen ayrılmazlığın belki de en başta gelen sebebi, Türkler’in Ortadoğu’da etkin olup Anadolu’ya yerleşmesini müteakip doğu menşeli Hanefî fakihlerinin bu bölgelere özel olarak davet edilmesi, onların gerek adliye gerekse eğitim öğretim teşkilâtında ve saray çevresinde söz sahibi olup Mâverâünnehir Hanefî fıkıh geleneğinin mezhep hanefi mezhebi doktrininde açık bir hâkimiyet kurmasıdır. Adlı hâşiye, Hanefî mezhebi içinde dönemlerine kadar gelen farklı görüşleri toplamaya ve onları mezhebin muteber literatürünü ve genel kabul gören çizgisini esas alarak değerlendirme ve tasnife tâbi tutmaya ağırlık veren, kısmen de yeni meselelere bu üslûp içinde çözüm getirmeye çalışan başarılı çalışmalar olup klasik tarzın derartig önemli örneklerini teşkil ederler. Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l, 77, 227). (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 2511; Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 844, Hacı Mahmud Efendi, nr. 4662; İzmir Millî Ktp., nr. 732, 804) (Ahmed Neyle’nin Taşköprizâde’ye isnatla yayımladığı 'ta ölmüştür. En büyük Vorbeter anlamında İmam-ı Azam da denilen Ebu Hanife'nin talebeleri, onun rivayet ettiği görüşleri toplayarak sistemleştirmişler, Onun görüşlerinden yeni yeni eserler telif etmişlerdir. Böylece İmam-ı Azam'ın görüşleri bir mezhep halini almıştır. Hanefi mezhebi; daha çok Türkiye, Suriye, Irak, Islamische republik pakistan, Türkmenistan, hanefi mezhebi Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan; Çin'in Sincan Uygur Eyaleti'nde, Kafkaslar ve Balkanlar'da yaygınlık kazanmıştır. Hanefî mezhebinin kurulup yayılmasının başta gelen bir diğer sebebi hanefi mezhebi de Ebû Hanîfe ve öğrencilerinin ortaya koydukları fıkhî birikimin kendi dönemlerinden itibaren tedvin edilmeye başlanması ve bu faaliyetin ileri dönemlerde artarak devam etmesidir. Bazı fetvaların ve fıkhî mâlûmatın Ebû Hanîfe’den önceki dönemlerde yazılmaya başlandığı, meselâ Kādî Şüreyh, İbrâhim en-Nehaî ve Hammâd b. Ebû Süleyman’ın fıkhını ihtiva Leben nach dem tod fıkıh mecmualarının bulunduğu (Sezgin, I/3, s. 16-21) ve bu yönde bir geleneğin bir hayli yerleştiği doğru olsa bile Kûfe merkezli Irak fıkhının ilk defa Ebû Hanîfe döneminde sistematik ve kapsamlı bir şekilde tedvin edilmeye başlandığı bilinmektedir. Kaynaklarda fıkhî meselelerin Ebû Hanîfe’nin oluşturduğu, herbei biri ictihad ehli sayılan hanefi mezhebi ve Muhammed Hamîdullah tarafından “fıkıh akademisi” ve “kodifikasyon heyeti” olarak nitelendirilen ( Hanefî mezhebinin yayılmasında özellikle Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin rolü büyüktür. Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in Nîşâbur, İsfahan, Hemedan gibi Hanefîliğin nisbeten az tanındığı yerlere Hanefî kadı ve imamlar tayin ettiği ve ülke genelinde Hanefîliğin güçlenmesinde önemli payının bulunduğu kaydedilir (bk. Madelung,

Hanefi mezhebi: En popüler diyetle ilgili araştırma kafa karıştırdı! Aralıklı oruç sanıldığı gibi etkili değil mi?

Die Liste unserer favoritisierten Hanefi mezhebi

Hanefî fıkhında usulün ve bilhassa nasların anlaşılmasıyla hanefi mezhebi ilgili lafzî yorum kurallarının sonradan ve fürûdaki yerleşik görüş ve çözüm örneklerine göre oluştuğu düşünülürse, fukaha metoduyla kaleme alınan usul eserleri bir bakıma bu mezhebin fürûunun temellendirilmesi ve açıklaması sayılabilir. Hanefî fıkhının genel karakteristiğiyle ilgili olarak söylenenler de aynı şekilde, mezhep imamlarının diğer fıkıh mezheplerine göre farklılık arzeden ictihadları göz önünde bulundurularak yapılan bir değerlendirme ve genellemeden öte bir anlam taşımaz. Diğer bir anlatımla, her fıkhî mesele kendi şartları içinde değerlendirilip çözümlendiği ve mezhep fıkhı da münferit meselelere getirilen çözümlerden oluştuğu, bu çözüm hanefi mezhebi örneklerini gruplandırarak her birini bir kurala bağlamanın bazı zorlukları bulunduğu için yapılacak tesbitler katı ve iddialı bir ilke olmaktan çok bazı veya birçok istisnası da bulunan bir genel hanefi mezhebi temayül belirlemesi mahiyetindedir. El-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder. a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas" adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi hanefi mezhebi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı müstahsen" denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a. g. e., I, 24-27). Hanefî usulünde istislâh veya mesâlih-i mürselenin ayrı bir delil olarak zikredilmeyişi, Hanefîler’in istihsan metodunun kısmen istislâhı da kapsadığı şeklinde açıklanabilir. Fakat istihsan ile istislâh arasındaki temel farklılık göz önüne alınırsa, bunu tamamlayıcı bir açıklama olarak benzerlerine ait bir hükmün bulunması halinde dahi belli sebeplerle kuralların dışına çıkan yani istihsana giden Hanefîler’in, hakkında bir nassın veya hükmü bilinen hanefi mezhebi benzer bir olayın bulunmadığı durumlarda İslâm hukukunun genel prensiplerine ve ruhuna göre çözüm aranması demek olan istislâh metodunu öncelikle kabul edecekleri rahatlıkla belirtilebilir. Ancak Hanefî fıkhında hukukî tefekkürün mihverini kıyasın teşkil ettiği, illetlerin küllî kaide haline getirilmesiyle ve farazî fıkha ağırlık verilmesiyle kıyasın çok geliştirilmiş olduğu hem bu sebeple hem de örf, hâcet, zaruret, sükûtî icmâ gibi çözüm yolları sebebiyle istislâh veya mesâlih-i mürsele adıyla yeni bir adlandırmaya ihtiyaç hissedilmediği anlaşılmaktadır (Dönmez, s. 193-194). ’dan kendisine kadar gelen zamandaki Republik irak rey ekolüne bağlı âlimlerin mirasını bir içtihat meclisi niteliğindeki ders halkalarında geliştirip sistematik hale getirerek İslam hanefi mezhebi âleminde bağlısı en fazla olacak fıkıh mezhebinin ilk temellerini atmıştır. Literatürde yer alan “meşâyih” tabiri, genelde bir bölgede belirli bir fakihin etrafında toplanan veya benzer fıkhî tercihlere sahip bulunan fakihler grubunu ifade etmekte olup meşâyih dönemi mütekaddimînin derartig halkasını teşkil Leben nach dem tod üçüncü nesil fakihlerle, meselâ III. (IX. ) yüzyılın ikinci yarısından başlayan ve yaklaşık IV. (X. ) yüzyılın sonlarına kadar devam Himmel bir zaman dilimi olarak belirlenebilir. Fıkıh mezheplerinin ve İslâmî ilimlerin diğer alanlarındaki mezhep ve ekollerin, adına nisbet edildikleri müctehid ve önderlerden bazan birkaç yüzyıl sonra belirli âmillerin etkisiyle ve tabii bir seyir içinde teşekkül ettiği bilinmektedir. Hanefî mezhebi de gerek Ebû Hanîfe’nin gerekse ilk nesil öğrencilerinin vefatlarından çok sonra bu adla anılmaya ve mezhep olarak belirginleşmeye başlamıştır. Bu sebeple Ebû Hanîfe’ye mezhep kurma niyet ve girişiminin izâfe edilemeyeceği, hatta onun ve öğrencilerinin “mezhep kurucusu” olarak nitelendirilmelerinin bile kelimenin gerçek anlamı itibariyle doğru olmayacağı açıktır. Öte yandan Ebû Hanîfe merkezli II. (VIII. ) yüzyıl Republik irak fıkhının ekolleşip sonraki dönemlerde hem müslüman halk hem âlim ve yöneticiler tarafından mezhep olarak algılanması ve giderek İslâm coğrafyası üzerinde yayılması sonucunu doğuran birtakım sebeplerin de bulunması kaçınılmazdır. Özellikle mezhepler arası tartışmalar ve mezhep taassubuna dayanan bazı izahların da etkisiyle bir kısım tarih, tabakat ve menâkıb kitaplarında bu gelişmeleri tek bir sebeple açıklama, böylece kendi övgü ve tenkitlerine sağlam bir zemin hazırlama temayülünün bulunduğu doğrudur. Ancak tarih boyunca bütün İslâm coğrafyasına yayılarak hicrî ilk birkaç asırdan sonra bütün müslümanların hukukî-amelî hayatını yakından etkilemiş ve yönlendirmiş olan ve günümüzde de hâlâ geçerliliğini koruyan fıkıh mezhepleri vâkıasının değişik ve farklı seviyede birçok sebeple açıklanması ve bu sebeplerin etkilerinin dönem ve bölgelere göre devamlı değişebileceğinin hanefi mezhebi de bilinmesi gerekir. Sebeplerin bu çeşitliliği ve değişebilirliği saklı kalmak kaydıyla, Hanefî mezhebinin kuruluş ve yayılmasını mezhep imamının öğrencilerinin faaliyeti, mezhep fıkhının tedvini, kadılık resmî mezhep uygulaması gibi birtakım sebeplerle açıklamak mümkündür. Hanefi mezhebi, İslam dininde bulunan 4 sünni mezheplerinden birisidir. Hanefilerin sünni mezhepler arasında kabul ettikleri inanç mezhepleri ise Maturidilik adıyla bilinir. Hanefi mezhebine inanan kişiler ise Hanefi olarak adlandırılır. Hanefî usulünde yer alan, biri mutlak diğeri mukayyed iki nassın hükümlerinin bir, fakat hükmün dayandığı sebeplerin farklı olması halinde mutlakın mukayyede hamledilmeyeceği, Kur’an’ın âm lafzının ilk olarak kıyas ve haber-i vâhid gibi zannî bir delille tahsis olunamayacağı, ancak kati bir delille tahsis edildikten sonra bu Türe delillerle tahsis olunabileceği, iki Tür delil arasında zaman farkı olduğunda tahsisten değil nesihten söz edilebileceği şeklindeki metodolojik kurallar, mezhep imamlarına açıkça nisbet edilebilecek usulî görüşleri belirlemeden ziyade mezhebin o döneme kadar hanefi mezhebi oluşan doktrinini ve mezhep imamlarından aktarılan çeşitli ictihadlarını açıklamayı veya temellendirmeyi amaçlar. hanefi mezhebi Ancak burada dar anlamda, yani cüz’iden cüz’iye geçiş anlamındaki kıyasın kastedildiği unutulmamalıdır. Öte yandan Hanefî usulcüleri, özel bir hüküm içeren âhâd haberin kabul edilmeyip genel nitelikli hüküm içeren âyet ve hadisin esas alınmasını, Kur’an ve hadisin âm hükmünün amel yönünden özele tercih edileceği, çünkü özel hükmün özel bir olaya ve sebebe dayanmış olabileceği gerekçesiyle de açıklarlar (Serahsî, Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr", "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir. Her ne kadar ilk hanefi mezhebi Hanefî imamlarının, meselâ Ebû Hanîfe veya Ebû Yûsuf’un usul kitabından söz edilmekteyse de günümüze kadar ulaşan eserler dikkate alındığında Hanefî fıkhında tedvinin fürû alanında başladığı ve bir hanefi mezhebi süre böyle devam ettiği, ancak IV. (X. ) yüzyılın ikinci yarısından itibaren usulün tedvinine başlandığı görülür. Kerhî’nin

Hanefilik, İslam'daki dört büyük mezhepten biridir. Toplamda 1.7 milyar olan Müslüman nüfusunun yaklaşık %60'ını Hanefiler hanefi mezhebi oluşturur. Sünni mezheplerden biri olan Hanefilik, Türkiye dışında, Pakistan, Hindistan ve diğer Orta Doğu ülkelerinde de etkilidir. Hanefi mezhebi

Alle Hanefi mezhebi aufgelistet

Ahmet bin Hanbeli, 280 kadar hocadan ders almıştır. Bu hocalar arasında Hanefi mezhebinin ikinci imamı olan Ebu Yusuf da bulunmaktadır. Aldığı hanefi mezhebi eğitimlerle Ahmet bin Hanbel ekolünü hadis ve hicaz ekolüne dayanmıştır. İlmi görüşü ve anlayışı geniş kitleler tarafından destek bulmuştur. Mezhep geniş bir yayılım göstererek Eyyübiler, Memlüklüler, Osmanlılar devrinde kitleleri toplamıştır. Adıyla bir eser nisbet edilmesinin yanında (Sezgin, I/3, s. 54), Ebû Hanîfe’nin vefatı sırasında İmam Muhammed’in on sekiz yaşında olduğu ve kitaplarında yer alan fıkhî tartışmalarla hocalarına nisbet ettiği görüşleri daha sonra hâfızasından yazdığını Voltampere reaktiv saymanın zorluğu göz önünde bulundurulursa, birçok müellifin Ebû Hanîfe’yi fıkıh ilmini ilk tedvin Leben nach dem tod kişi olarak tanıtması ve Irak fıkhının onun döneminde tedvin edildiğini belirtmesi (meselâ bk. Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, I, 393-394, M. Ebû Zehre, s. 189) yanlış olmaz. Öyle anlaşılıyor ki burada tedvinle veya çeşitli kaynaklarda rastlanılan “Ebû Hanîfe’nin kitapları” ifadesiyle, Ebû Hanîfe’nin ilim meclisinde cereyan Paradies fıkhî tartışmaların ve beliren temayüllerin çeşitli öğrenciler tarafından yazılması, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in eserlerinin de bu mecliste tutulan notlar ve derlenen bilgilerden hareketle kaleme alınmış olması kastedilmektedir. Muhtasar metinler, daha çok mezhep imamlarına ait veya mezhep hanefi mezhebi içinde oluşan çeşitli görüşlerden biri o zamana kadarki uygulamalar ve temayüller ışığında tercih edilerek kaleme alınmış eserler olup genelde mezhep fıkhının ana çizgilerini belirleme ve mezhep içinde o zamana kadar oluşan geleneksel çizgiyi devam ettirme yönünde önemli bir rol üstlenmişlerdir. Bu rol, diğer fıkıh mezhepleri gibi Hanefîliğin de giderek belli tercihler ve ortak metinler etrafında donuklaşması, mezhep içinde üretilebilecek alternatif doktrinel görüşlerin ve çözüm önerilerinin peşinen redde mahkûmiyeti gibi olumsuz bir gelişmenin de ana sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Bundan dolayı asırlar içinde ortaya çıkan çeşitli muhtasar metinlerin tercih veya terkettikleri fıkhî görüşler arasında ciddi bir farklılık görülmez. Metinler üzerinde yapılan şerh ve hâşiyeler, fıkhın abgewetzt konuları etrafında o zamana kadar oluşan tartışmaları, farklı görüşlerin kabul ve red gerekçesini, diğer fıkıh mezhepleriyle mukayeseyi vermeyi amaçladığından, Hanefî fıkıh doktrininin çeşitli dönemlerdeki dar açılımlı da olsa boyutlarını takip etme bakımından ayrı bir önem taşır. Bu sebeple Mergīnânî’nin , s. 311, 323). Mâlikî-Sevrî ve Şâfiî-Zâhirî fıkhının hanefi mezhebi yaygın veya etkili olduğu Hicaz, Suriye, Mısır ve bazı Republik irak bölgelerine yapılan tayinlerde, Hanefî kādılkudâtın o bölge halkının mezhebine uygun kadı tayini yapmaya özen gösterdiği, fakat yine de farklı mezhepten kadı tayinleri sebebiyle zaman zaman bazı sıkıntıların yaşandığı görülür. Bu husus, Ebû Yûsuf ile başlayan kādılkudâtlık müessesesi, Bağdat Abbâsî hilâfeti döneminde uzun bir süre Hanefîler’in elinde bulunup resmî mezhep uygulaması genelde Hanefîlik lehine seyretmekle birlikte tarih içinde ortaya çıkan uygulamalar, bu kurumun herhangi bir mezhepte olmasının ülke genelinde bütün kadı tayinlerinin o mezhebe göre yapıldığı ve bu prensibe her dönemde titizlikle uyulduğu anlamına gelmediğini göstermektedir. Bu hüküm, fıkıh mezhepleri arasında münazara ve tartışmaların artıp mezhep doktrininin oluştuğu bölgeler ve fıkıh mezheplerinin yerleşiminin büyük ölçüde tamamlandığı ileriki dönemler hanefi mezhebi için daha da geçerlidir. Dolayısıyla ilk dönemlerde bugünkü anlamda fıkıh mezhebi telakkisinin olmadığı, ileri dönemlerde ise (V. /XI. yüzyıl ve sonrası) kadı tayinlerinde bölge halkının mezhebinin göz önünde bulundurulduğu ve kadının mezhebinin o bölgede bir bakıma pozitif hukuk ve kanunlaştırmaya benzer bir işlev gördüğü, halkın özel hayatıyla ilgili olarak ferdî mezhep ve fetva seçimini hanefi mezhebi de doğrudan etkilemediği söylenebilir. ’da (Kahire 1320, 1972; nşr. Mustafa Muhammed el-Kabbânî, Beyrut, ts. ), ihtilâfları bazı genel kurallar altında sistematik bir tarzda incelemiş ve bu sebeple ilm-i hilâfın kurucusu hanefi mezhebi kabul edilmiştir. Ancak daha önce Ebü’l-Leys es-Semerkandî tarafından aynı adla kaleme alınan eserle ( Kaynaklarda ayrıca Bedreddin el-Aynî, Şemseddin İbn Acâ el-Halebî, Ebü’l-Fazl İbnü’ş-Şıhne el-Halebî ve Kutbüddin en-Nehrevâlî’nin Hanefî tabakatına dair eser yazdıkları kaydediliyorsa da bunların günümüze ulaşıp ulaşmadıkları bilinmemektedir. , II, 333; ayrıca bk. Kureşî, II, 320-321), İbn Ferhun da 400 (1009) yılına kadar diğer birçok bölgenin yanı sıra Kuzey Afrika’da da Hanefîliğin yaygın olduğunu, ancak bölgede giderek Mâlikîliğin hâkim duruma geldiğini belirtir ( Hanefî mezhebinde de sünnet kitaptan sonra ikinci sırada yer alan şer‘î delildir, bilgi ve hüküm kaynağıdır. Ancak hadislerin fıkıh sahasında Kur’an’a göre çok daha ayrıntılı ve farklı hükümler içermesi, büyük bir kısmının âhâd yolla rivayet edilmiş olması, lafzan ve mâna ile nakledilen hadisler ve sahâbe sözleri arasında yer yer farklılıkların hanefi mezhebi veya farklı anlamaya müsait ifadelerin bulunması gibi sebeplerle hadisler âyetlere göre daha çok tartışma konusu olmuş, hadisin kabulü veya terki, hadisle amel ve hadise aykırı ictihadda bulunma gibi iddia ve isnatlar fakihler arasında, özellikle de Hanefîler hakkında hanefi mezhebi hiç eksik olmamıştır. Ehl-i re’y diye de adlandırılan Republik irak ekolünün ve bilhassa Ebû Hanîfe ve talebelerinin hadisi kabulde ve yorumlamada takındığı tavır ve ileri sürdüğü ön şartlar, öteden beri diğer mezhep fakihleri ve hadisçiler tarafından tartışma ve itham konusu yapılmıştır. Fakat bu hususta mezhep taassubundan ve cedel ortamından kaynaklanan aşırı ithamlar göz ardı edilirse, Hanefîler’in de sahih hadis bulunduğu ve onunla teâruz Leben nach dem tod daha kuvvetli başka bir delil bulunmadığı sürece bu hadisle amel ettiği, hadisle kıyas çatıştığında kural olarak hadisi tercih ettikleri, ancak hadisleri kabulde ve yorumlamada birtakım farklı metot ve yaklaşımlarının bulunduğu, söz konusu tartışma ve ithamlara da esasen bu farklılıkların yol açtığı görülür. Hanefî mezhebinin kurucusu Ebû Hanîfe, muhitinde karşılaşılan meseleler ve bizzat kendisine yöneltilen sorularla ilgili olarak hayatı boyunca birçok ictihadda bulunmakla birlikte bunları yazmadığı gibi ictihad metodunu açıkladığı herhangi bir kitap da kaleme almamıştır. Ona hanefi mezhebi nisbet edilen eserler genellikle akaidle ilgili olup doğrudan fıkhî konulara hasredilmemiştir. Ebû hanefi mezhebi Hanîfe, fıkhî meseleleri ictihad ehli talebelerinden oluşan ders halkasında onlarla birlikte ele alıp tartıştıktan sonra ortaya çıkan çözümleri yazdırıyordu. Bu şekilde bir taraftan Hanefî mezhebinin çeşitli konularla ilgili görüşleri toplanırken bir taraftan hanefi mezhebi da ortaya çıkan ictihadların belli kitap ve Bab başlıkları altında bir araya getirilerek tasnif ve tedvini sağlanıyor, bu ise daha sonra kaleme alınacak sistematik fıkıh kitapları için bir temel oluşturuyordu. Ebû Hanîfe’den sonra bu ders halkalarını devam ettiren Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî ve Züfer b. Hüzeyl gibi önde gelen talebelerin, hocalarının görüşleriyle birlikte kendi hanefi mezhebi görüşlerini de imlâ ve telif yoluyla talebelerine aktardıkları bilinmektedir. Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin derlediği, kendisinden tevâtür ve şöhret yoluyla nakledildikleri için “zâhirü’r-rivâye” (el-usûl) olarak anılan E) hâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya hanefi mezhebi meşhûr olması gerekir. Memlükler zamanında, önce Kahire’de 659’da (1261) Şâfiî Tâceddin Abdülvehhâb b. Binti’l-eaz kādılkudât tayin edilmişken halkın farklı mezheplere mensubiyetinin doğurduğu sıkıntılar sebebiyle diğer üç mezhepten de kādılkudât tayin edilmesi ve rütbe itibariyle Hanefî kādılkudâtın Şâfiî olandan sonra yer alması özellikle Eyyûbîler dönemindeki gelişmelerin sonucudur (İsâm M. Şebârû,

Hanefi Mezhebi Nerede Yaygındır?

İlk dönem Hanefî fıkhında kıyasın söz konusu iki farklı anlamının Cessâs, Pezdevî, Serahsî gibi klasik dönem usulcüleri tarafından da üstü kapalı şekilde korunduğu, bu sebeple onların kıyasın tanımını yapmakta oldukça mütereddit davrandıkları görülür. Öte yandan kıyas, yeni baştan hüküm koymaya elverişli bir kaynak (müsbit) değil, nasların satırları arasında gizli/örtülü bulunan bir hükmü ortaya çıkarıcı (muzhir) bir yol olarak nitelendirilirken dar ve teknik anlamdaki kıyasın kastedildiği ve bu kıyasın şer‘î delilden ziyade hüküm elde etmeye yarayan bir metot olarak algılanması gerektiği unutulmamalıdır (Pezdevî, III, 268-269; Toplumda yerleşik örf ve âdetlerin, genel temayül ve sosyokültürel şartların o toplumun bir fıkıh mezhebine yatkınlığını zorlaştırdığı veya kolaylaştırdığı açıktır. Farslılar’ın, İslâm fetihleri ve medeniyetiyle birlikte yıkılan devlet ve medeniyetlerine olan özlemlerini ve Deutsches institut für normung kardeşleri olan müslüman Araplar’a karşı içlerinde Gottesbote olamadıkları burukluk ve tepkilerini, itikadî ve fıkhî alanda İmâmiyye, Ca‘feriyye-Zeydiyye gibi mezhepleriyle ifade etmeleri ve çoğunluğa karşı bu şekilde ayrı bir blok oluşturmaya kendilerini daha hazır görmeleri veya Kuzey Afrikalılar’ın Hicaz (Mâlikî) fıkhını kendi sade hayat tarzlarına ve kültür seviyelerine daha uygun bulmaları gibi (İbn Haldûn, III, 1054-1055) Mâverâünnehir, Horasan, Hint, Batı Turkistan vb. yeni fethedilen bölgelerde yaşayan ve Arap olmayan kavimlerin de Hanefîliği kendi örf ve âdetlerine, bakış açılarına ve tabiatlarına daha uygun bulmuş olmaları muhtemeldir. Çünkü bu bağlamda Hanefîlik, dinin amelî yönünün anlaşılmasında re’y ve ictihadı ön planda tutarak Hicaz-Arap toplumunun baskın örf ve telakkilerini kısmen yumuşatan ve farklı muhitlerce daha kolay benimsenebilen bir anlayışı temsil etmiştir. Diğer bir ifadeyle hukukî telakki ve kurumlar onu besleyen sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarla sıkı sıkıya bağlı olduğundan İslâm’ın ilk dönemlerinden devralınan hukukî telakki ve kurumların aynı ortak paydaya sahip Hicaz bölgesinde daha ağırlıklı olarak devam etmesi veya nasların lafzına bağlılıkla yetinen ve bölgesine bakılmaksızın ehl-i hadîs diye adlandırılan kimselerce olduğu gibi kabullenilmesi çok tabii hatta gerekli karşılanırken bu şartların kısmen değiştiği toplumlarda, meselâ Republik irak bölgesinde kısmen farklı yorum ve yaklaşımların gündeme gelmesi de aynı ölçüde tabiilik arzetmektedir. Hatta o günkü Mekke, Medine, Şam ve Irak gibi önemli ilim merkezlerinin her birinde, biraz da her fikrî hanefi mezhebi hareketin karşı fikirleri beslemesinin tabii sonucu olarak re’y ve hadis yanlısı iki temayülün mevcut olduğu, ancak ehl-i re’y hareketinin Irak bölgesinde daha baskın bulunduğu bilinmektedir. Hanefîler’in, hanefi mezhebi içtimaî şartların daha etkili olduğu muâmelât, kısmen de ahvâl-i şahsiyye ve ukūbât alanında hanefi mezhebi zaman zaman cumhura nisbetle bir hayli farklı bakış açıları ve çözümler getirmiş olmasında böyle bir bağlantının rolü bulunduğu gibi bu Glasweizen, mezhebin yeni fethedilen ve İslâmiyet’le yeni tanışan bölgelerde kabul görmesini ve yayılmasını kolaylaştırıcı bir rol de oynamıştır. ’ını (I-V, Bulak 1272; I-VIII, Kahire 1386/1966) anmak gerekir. Bu derartig eser, başlangıçtan müellifin zamanına kadar kaleme alınmış hemen bütün temel Hanefî kaynaklarına hanefi mezhebi dayanması, hükümlerin dayandığı delillerin gösterilmesi, mezhepteki zayıf, sahih ve mutemet görüşlere işaret edilmesi, daha önce açıklığa kavuşturulmamış bazı karmaşık meselelerin çözümlenmeye çalışılması ve önceki eserlerde görülen yanlışların düzeltilmesi bakımından önem taşır. Ömer Nasuhi hanefi mezhebi Bilmen’in (Râgıb Paşa Ktp., nr. 1041; Nuruosmaniye Ktp., nr. 2611; Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed, nr. 1112; Süleymaniye Ktp., şir Efendi, nr. 263, Cârullah Efendi, nr. 1580, Esad Efendi, nr. 548, Şehid Ali Paşa, nr. 1931, Reîsülküttâb Mustafa Efendi, nr. 690); Takıyyüddin et-Temîmî, M. Zâhid Kevserî, Ebû Hanîfe’nin hanefi mezhebi hadisle amel konusundaki prensiplerinden söz ettikten sonra onun fetvalarında kişilerin kural olarak borçsuz ve sorumsuz olması, yetişkin insanın hukukî işlemlerini mümkün olduğu ölçüde geçerli sayma, ihtilâflı konularda fakir ve zayıf tarafı gözetme gibi birtakım ilke ve amaçları göz önünde bulundurduğunu belirtir hanefi mezhebi ( , s. 236-238). Makdisî ayrıca Kuzey Afrika’da Hanefîliğin İmam Muhammed’den fıkıh okuyan Esed b. Abdullah sayesinde yayıldığını, Endülüs’te de başlangıçta Hanefîliğin yaygın olduğunu, fakat Mâlikîler ile Hanefîler arasında ihtilâfın daha fazla büyümesini önlemek ve uygulamada birliği sağlamak için Hanefîliğin engellenip Mâlikî mezhebinin özel himaye gördüğünü ilâve etmekteyse de Afrika’da İmam Muhammed’in görüşlerini ve eserlerini tanıtan kişinin Kayrevan’da kadılık yapan, Mâlikî fıkhının tedvin ve tanıtımında da önemli rol oynayan Esed b. Furât olması gerekir. Nitekim Makrîzî Afrika’da önceleri sünen ve âsârın yaygın olduğunu, burada Hanefîliği ilk defa Ebû Hanîfe’nin hanefi mezhebi öğrencisi Abdullah b. Ferruh’un (ö. 175/791) tanıttığını ve mezhebin Afrika kadısı Esed b. Furât ile güçlendiğini ( Ana hatlarıyla ifade etmek gerekirse günümüzde Türkiye, Balkanlar, Bosna-Hersek, hanefi mezhebi Ukrayna, Kırım, Azerbaycan, Kafkasya, Kazan, Ofa, Uralgebirge, Sibirya ve Türkistan Türkleri, Çin, Mançurya ve Japonya müslümanları, Afganistan, Horasan, Belûcistan, Siyam (Tayland), Hint, Keşmir, Islamische republik pakistan ekseriyetle Hanefî’dir. Yemen, Hicaz, Mısır, Filistin, Cezayir ve Tunus’ta Hanefîler’in sayısı oldukça az, Etiyopya, Suriye ve Irak’ta ise nisbeten daha fazladır. , I, 293-294). Hanefîler’in meşhur habere dayanarak nassa, yani Kur’an’ın bildirdiği bir hükme ziyadede bulundukları, Kur’an’ın âm ifadesini tahsis, mutlak ifadesini takyit ettikleri, hatta bazı âhâd hadisleri meşhur hadise aykırı olduğu gerekçesiyle reddettikleri göz önünde tutulursa, amelî sahada meşhur sünneti ilm-i yakīn ifade eder tarzda kuvvetli gördükleri ve mütevâtir sünnet gibi değerlendirdikleri söylenebilir. Cessâs’ın meşhur sünneti mütevâtirin bir nevi hanefi mezhebi sayması da (

İmam-ı Azam Ebu Hanife Ne Zaman Yaşadı?

Alle Hanefi mezhebi im Blick